(Yûsuf - 24.Ayet)

<< Geniş Meal

Alak

IKRA

(Ikra) emri oku yahut "telaffuz et/dile getir" olarak çevrilebilir. Çünkü "telaffuz etmek/dile getirmek" kavramı, yalnızca o anda yazılı olan veya hafızada bulunan bir şeyi -anlayarak veya anlamadan- dil ile söylemeyi ifade eder. Oysa okumak, bir dış kaynaktan, burada Kur'an mesajından, alınan sözleri veya düşünceleri, yüksek sesle olsun veya olmasın, ama anlamak niyetiyle bilinçli olarak zihnine nakşetmeyi ifade eder.

Kuran’ı yaratan Rab ismiyle oku:

Bu bilginin üzerine Hz. Süleyman, Allah’ı ilâh olarak kabul etmeyip güneşe secde eden ve şeytanin kendilerine süslü gösterdiği bir sistemi kabul eden Sebe halkını, imana davet etmek için onlara

اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

"Gerçek su ki, bu, Süleyman’dandır ve 'şüphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla' (başlamakta)dir.  (Neml Suresi 27/ 30)

Okumaya başlarken şeytanın Hümezelerinden Allah’a sığınacağız. Onun bize fitlediği şeyleri Kuran’a arz edip kararımızı öyle vereceğiz.

فَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ

Öyleyse Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.(Nahl 16/98)

Nebiler vahyin muhatabıdırlar ve ayetleri tebliğ etmek onu insanlara okumakla görevlidirler.

يَا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِرٖينَ
“Ey Elçi! Rabbinden sana indirilenleri tebliğ et: Sen onu tam yapmadığın sürece Rabbinin mesajını (hiç) yaymamış olursun. (Görevini yaparsan) Allah seni (inanmayan) insanlardan koruyacaktır. Allah, hakikati inkâr eden insanları doğru yola iletmez. “ (Maide 5/67)
Nebi,  Allah’tan bir şeyler öğrenecek; öğrendiklerini de insanlara sözlü veya yazılı olarak öğretecektir.

وَقُرْاٰنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَاَهُ عَلَى النَّاسِ عَلٰى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْزٖيلًا

“Onu bir Kur'an olarak, insanlara dura dura okuman için (bölüm bölüm) ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile indirdik. “ (İsra 17/106)

Allah nebiye indirdiği ayetleri onun hafızasında saklayabilmesi için garanti vermektedir.

سَنُقْرِٸُكَ فَلَا تَنْسٰى

“(Habîbim) seni okutacağız da (asla) unutmayacaksın.” (A’lâ 87/6)

Resuller dini tebliğ ederken sadece Kuran ayetlerini okuyarak insanları Kuran’a dolayısıyla Allah’a yöneltecekler.

وَاَنْذِرْ بِهِ الَّذٖينَ يَخَافُونَ اَنْ يُحْشَرُوا اِلٰى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِهٖ وَلِىٌّ وَلَا شَفٖيعٌ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

“Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları sen onunla (Kur'an ile) inzar et ki onların Ondan (Rablerinden) başka ne bir yâri, ne de bir şefaatçisi yoktur. (Senin bu inzârın) onların sakınmaları içindir.” (Enam 6/51)

Ancak unutulmamalıdır ki, bu ayetler kendisine vahyolunduğu zaman Peygamberimiz henüz neyi okuyacağını, zihninde neyi toparlayacağını, neyi depolayacağını, neyi taşıyacağını ve neyi dağıtacağını bilmemekteydi.

Hûd suresinin 1. ayetin ’de belirtildiği gibi, Kur’an’ın önce ihkam [yasalaştırma], sonra tafsil [detay, ayrıntı] üslûbu doğrultusunda olmak üzere, ileriki âyet ve surelerde detaylandırılacaktır.

Okumak bilgilendirme şeklidir.

اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسٖيبًا

Oku kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak öz benliğin yeter.

 (Ve o Gün ona:) "(Şimdi) oku sicilini!" (denecek,) "(çünkü) bugün kendi hesabını kendin çıkaracak durumdasın!"

"Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla" başlayan bir mektup göndermişti. (İsra 17/14)

Kuran önce muhkem ayetlere gidilerek okunacak. O muhkem ayetin konusu ile ilgili ayetler bulunup sıralanacak. Tilavet edilecek. Bu arama da tertil üzere olacak, acele edilmeyecek, sabır gösterilecek. Sonra da sıra ile tilavet edilerek kıraat edilecek. Kuranlar tabiri kuranda geçer. Bu okunacak ayet gruplarıdır. İşte Kuran’ın kıraati bu şekilde olacaktır.

RAB

Efendi, malik, sahip, terbiye eden, yetiştiren, düzene koyan, düzelten, tedbir alan, sorumluluk üstlenen, yöneten, nimet veren, ihtiyaçları gideren, kefil olan, seçkin, sözü dinlenen, otorite sahibi reis, melik, efendiliği ve üstünlüğü kabul edilen kişi demektir. Çoğulu erbaptır. Arap dilinde  “rab” kelimesi, itaat edilen efendi, bir şeyi ıslah eden, bir şeyin maliki ve sahibi anlamlarında kullanılmıştır.

 Kur’an’da kullanılış biçimleri

1- İhtiyaçları gideren efendi, malik anlamında insanın sıfatı [Yusuf peygamberin efendisi manasında]

وَرَاوَدَتْهُ الَّتٖى هُوَ فٖى بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهٖ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّٖى اَحْسَنَ مَثْوَایَ

اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

“Evinde bulunduğu kadın onu kendisine çağırdı, kapıları sıkı sıkı kapadı ve  (gelsene ) dedi. Yusuf: “Günah işlemekten Allaha sığınırım, doğrusu senin kocan benim Rabb ’imdir; bana iyi bakmıştır. Zalimler iflah olmazlar ki.” Dedi. (Yusuf 23) Mısır azizinin sıfatı şeklinde

2- İtaat edilen sözü geçen otorite sahibi, reis, efendilik ve üstünlüğü kabul edilen kişiler. Allah ile birlikte hüküm koymada ortaklar.

اِتَّخَذُوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَسٖيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا اُمِرُوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اِلٰهًا وَاحِدًا لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

“(Yahudi ve Hıristiyanlar) Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler. Meryem oğlu Mesihi de (rab edindiler) “ (Tevbe 9/ 31)

قُلْ يَا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهٖ شَيْپًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ

De ki: "Ey Ehlikitap! Sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze gelin: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim." Eğer yüz çevirirlerse şöyle söyle: "Tanık olun, biz Müslümanlarız/Allah'a teslim olanlarız."  (Al-i İmran 3/64)

Ayetlerinde geçen “erbap”; emir ve yasaklarına boyun eğilen, koyduğu kurallara uyulan, ilahi vahye dayanmadan helal ve haram dediklerine inanılan, ilahlık mertebesine yükseltilen kimseler anlamında kullanılmıştır.

3- Melik ve sahip, yaratma, hidayet etme, yedirme içirme, şifa verme ve bağışlama anlamında Allah’ın sıfatı olarak kullanılmıştır. Mesela

“Onlar bu beytin Rabbine ibadet etsinler.” Kureyş -3,4 ayetindeki “rab” kelimesi bu anlamdadır.

4- Allah’ın sıfatı olarak “Rab”, bütün varlıkları yaratan, yetiştiren, terbiye eden, ihtiyaçlarını gideren, rızık veren, görüp gözeten veli anlamında

“İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim velimdir)” (Şuara 77)

5- insanlara, yerlere, göklere, gezegenlere, hayvanlara, bitkilere, ağaçlara, çiçeklere, toprağa, suya, havaya… Her şeye nizamını, güzelliğini, yeteneklerini veren, yaşamalarını sağlayan, her şeyin maliki ve sahibi demektir.

“Beni yaratan ve bana doğruyu gösteren O’dur

Beni, yediren, içiren O’dur.

Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.

Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O’dur.

Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O’dur.

Rabbim bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” (Şuara 79) (Şuara 83)

Burada kuran; Rab kelimesinin içini kendisi doldurmuş ve ancak bu özellikler de olan İlah, Rab olabilir demektedir.

Rab kelimesi, Kuran’da “er-Rab” şeklinde hiç kullanılmamış,

“Çok merhametli Rabb” İyi bilinki

“Âlemlerin Rabbi”

“Hamt (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”(Fatiha 2)

“Ulu arşın Rabbi “

“ (Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O yüce Arş’ın sahibidir.” ( Tevbe 129)

“Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi”

“(O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu halde O’na kulluk et; O’na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. O’nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun? (Asla benzeri yoktur) (Meryem 65)

“Musa ve Harun’un Rabbi”

“Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar, (Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik ) dediler.”(Ta-ha 70)

“Yedi göğün Rabbi”

“Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arşın Rabbi kimdir? Diye sor.” ( Mü’minun 86)

“Doğu batı ve ikisinin arasında olanların Rabbi”

“Musa devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.”( Şuara 28)

“Kâbe’nin Rabbi”

“Kâbe’nin Rabbine kulluk et” ( Kureyş 4 )

“Sabahın Rabbi” (Felak 1)

“İnsanların Rabbi” (Nas 1)

“Her şeyin Rabbi”

“ De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rab mi arayacağım? Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, uyuşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” (Enam 164)

İlk inen ayet de Allah Teâlâ” seni yaratan Rabbinin adı ile oku” demiştir. Ayet de kendisini Rab olarak nitelemiştir.

Ve daha çok “Rabbin” (243 defa), “Rabbiniz” (118 defa) ve “Rabbimiz 111 defa terkipleriyle kullanılmıştır.

KURANDA GEÇEN BÜTÜN DUA AYETLERİ RAP İSMİ İLEDİR. DOLAYISIYLA ALLAH’A DUA EDERKEN ALLAH’IN RAB İSMİ İLE DUA EDELİM

İSİM

Kendisi ile kast edilen anlamdır. Algılanması istenen özel maddi ya da manevi durumdur. Onunla hep aynı şey kast edilir.

Burada Rabbin ismi denilince O’nu doğru bir şekilde algılamamıza yardımcı olacak her türlü kavramdır. İsim bu kavramın üzerine yüklendiği ve onunla kast edilen şeydir. Sevinç, üzüntü maneviye bir örnek ise sıcak soğuk, sert, yumuşak gibi maddi şeylere örnektir. Kendisiyle kast edilen şeyin özelliklerini belirten kavramların tamamıdır. En güzel isimler Allah’a aittir. Her isim ondan bize aktarılan ve Allah’ı bize tanımamıza yardımcı olan kavramlardır.

هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
“O, öyle Allahdır ki vücuda getireceği her şeyi hikmeti muktezasınca (lüzumunca) takdir edendir. Onları var edendir. Varlıklara suret verendir. En güzel isimler Onun. Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Onu tesbih (ve tenzih) eder. O, gaalib-i mutlaktır. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.”  (Haşr 59/29)
YARATAN RAB

Allah’ın sünneti İbda, Halak ve Tedbir şeklinde görülmektedir.

İBDA

Allah’tan başka hiçbir şeyin olmadığı ve ol emri ile yaratma şeklidir. Yoktan var etme

اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْپًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“Onun emri, bir şeyi dilediği zaman, ona ancak «Ol» demesinden ibarettir. O da oluverir.” (Yasin 36/83)

بَدٖيعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنّٰى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌ وَخَلَقَ كُلَّ شَیْءٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ
“Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O'nun nasıl bir çocuğu olabilir? O'nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, her şeyi yaratmıştır. O, her şeyi bilendir.” (Enam 6/101)
HALAK
Yaratılan şeylerin canlandırılması şeklindedir. Onlara hayat verilmesi şeklindedir. Bir şeyi başka şeyden var etmek.  الخلق [halk] sözcüğü, “yoktan var etme” anlamında olmayıp; “takdir etmek, şekil vermek, düzene sokmak” anlamındadır.

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ

“O, insanı bardak gibi (çınlayan) kupkuru bir balçıktan yarattı. Cânn’ı da yalın bir ateşten yarattı.”

(Rahman 55/14-15)

125. El-Halq

El-Halg, yedi şekilde tefsir edilir:

1. Halq, din manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

{İblis dedi ki}: "Onlara Allah'ın halqını (yani, Allah'ın dinini} tağyir etmelerini emredeceğim/söyleyeceğim." (Nisâ/119)

Allah'ın halqı {yani Allah'ın dini} için tebdil yoktur. (Rum/30)

2. Halq kelimesi, mahlûk [icat etmek uydurmak] ve yalan söylemek manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Bu başka değil, evvelkilerin halqıdır (yani, öncekilerin uydurup icat edip söyledikleri bir yalandır}. (Şu'-ara/137)

Ifk Halq ediyorsunuz (yani, yalan söylüyorsunuz [iftira uyduruyorsunuz]}. (Ankebut/17)

Bu başka değil, bir ihtılâq'tır {yani, o uydurmadır j yalandır: o yalanı Muhammed kendiliğinden uydurmuştur}. (Sad/7)

3. Halq, tasvirler/suretler manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Hani Benim iznimle tinden bir kuş biçimi Halq ediyordun {yani, çamurdan kuş benzeri bir tasvir/suret} yapıyordun!. (Maide/110)

Bunun bir benzeri de Al-i İmran suresindedir. Allah'ı bırakıp da çağırdıklarınız hiçbir şey Halq edemezler; zira onların kendileri Halq olunurlar (yani, kendilerine suret verilir). (Nahl/20) Bunun bir benzeri de Furkan suresindedir.

4. Halq, konuşmak konuşturmak manasında kullanılmıştır; şu âyette olduğu gibi:

Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu ve sizi ilk defa O Halq etmişti {yani, dünyada sizi O konuşturmuştu}. (Fussilet/21)

5. Halq kelimesi, ca'l [kılmak, yapmak, yaratmak] manasında kullanılmıştır; şu âyette olduğu gibi:

Rabbinizin sizin için Halq ettiği ezvâcınızı [eşlerinizi] {yani, Rabbinizin sizin için yaptığı i kıldığı-yarattığı [ce ‘ale] kadınlarınıza ferden yaklaşmayı} terk edip/bırakıp... (Şu ‘ara/166)

6. Halq kelimesi, ba's [ölümden sonra diriliş] manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Halq itibariyle (yani, ölümden sonra ahirette diriltmek bakımından}, kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa... (Sâffât/11)

Sizi Halq etmek (ölümden sonra ahirette diriltmek} mi daha zor, yoksa... (Naziat/27)

Onlar gibisini Halq etmeye (yani, ahirette tekrar diriltmeye} kadir değil midir?! (Yasin/81)

7. Halq kelimesi, dünyada halk etmek [yaratmak] manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

O ki, gökleri ve yeri Halq etti (yani, daha önce yok iken onları halk etti i yarattı} (Enam/1)

Andolsun ki, Biz insanı tinden bir sülaleden halq ettik (yani, o Rabb dünyada onları böylece yarattı}. (Mü’minun/12)

TEDBİR

Bu da fiillerin yaratılmasıdır. Gemilerin su üzerinde yüzmesi kuşların havada uçması canlıların her türlü fiili bu kategoriye girer. Bütün mevcudat âlemini idare etmektir.

اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثٖيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهٖ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ
“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra (emri) arş üzerinde hükümran olan Allahdır. Kendisini durmayıp koğalayan gündüze geceyi O bürüyüp örter. Güneşi, ayı, yıldızları — hepsi de emrine râm olarak — (yaratan O). Haberin olsun ki yaratmak da, emretmek de Ona mahsus. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir!” (Araf 7/54)

اَللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهٖ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَ
“Allah, gökleri ve yeri yaratandır, üstten (bulutlardan) su (yağmur) indirip onunla size rızk olarak türlü mahsuller, meyveler çıkarandır, emr (ve izn-i ilâhîs) i ile gemileri denizde yürümek için size râm edendir, akar suları da yine size, sizin (fâidenize) müsahhar kılandır.” (İbrahim 14/32)

اَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فٖى جَوِّ السَّمَاءِ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا اللّٰهُ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
“Yerle gök arasında (Allaha) râm (ve) müsahhar ol (arak uçuş) an kuşları görmediler mi? Bunları (orada) Allah’tan başkası tutmuyor. Bunda da iman edecek bir kavim için nice ayetler (ibretler) vardır.”  (Nahl 16/79)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهٖ وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِهٖ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحٖيمٌ
“Görmedin mi, Allah yerde ne varsa onları ve emriyle denizde akıp gitmekte olan gemileri size râm etmiştir. Semayı, izni olmadıkça, yerin üzerine düşmekten O tutuyor. Şüphe yok ki Allah insanları pek çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.” (Hacc 22/65)

Bu örnekleri artırmak mümkündür. Bu ayetler hiçbir şeyin tesadüf olmadığını ve tamamen bilinçli bir şekilde yaratıldığını göstermektedir. Ayrıca yaratılıp kendi haline bırakılmamıştır. Her şey Allah’ın dilemesine bağlıdır. Sebeplerin yaratılması da bu tedbirle ilgilidir.

اَلَّذٖينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
“Onlar (o salim akıl sahipleri öyle insanlardır ki) ayakta iken, otururken, yanları üstünde (yatar) iken (hep) Allah’ı hatırlayıp anarlar ve göklerin,   yerin yaradılışı hakkında inceden inceye düşünürler. (İmâl-i fikir edenler ve şöyle derler:) «Ey Rabbimiz. Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) pak ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru». “ (Al-i İmran 3/191)

Bu yaratma fiillerini Allah’ı devre dışı bırakarak tabiat olayları şekline sokmak tabiatı ilah yapmak olur ki bu bir facia olur. Öyle düşünen kişi tabiatı ilah eder ve müşriklerden olur.

يَسْپَلُهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فٖى شَاْنٍ
“Göklerde ve yerdeki bütün mevcudat O(nun kanunları)na tabidir: (ve) O, her gün kendini bambaşka (şaşkınlık verici) bir yolla ifade eder.” (Rahman 55/29)

Bu kanunlar Allah’ın ol emirleridir. Her şey onun iznine tabidir. (Araf 7/54) de geçti.

وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا اِلَّا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ فٖى ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ
“Gaybın anahtarları Onun yanındadır. Kendinden başkası bunları bilmez. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru (hiç bir şey) müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Enam 6/59)

RABB VE RAHMAN YAN YANA GELİRSE NE ANLAMA GELİR.

Rabb ve Rahmen yan yana gelince, “Allah yaratıyor, idare ediyor, sahip çıkıyor, koruyor, merhamet ediyor, rızıklandırıyor” şeklindeki eylemlerini gerçekleştirdiği ifade edilmiş olmaktadır. B.Bayraklı

Kuran kendisini açıklayandır. Açıklanan değildir. Bu konu ile ilgili ayetler aşağıda verilmiştir.
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِى الْاَرْحَامِ مَا نَشَاءُ اِلٰى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا اَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْپًا وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهٖيجٍ
“Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak ‘tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiç bir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.” (Hac 22/5)

ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖينَ
“Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.”

(Mü’minun 23/14)

هُوَ الَّذٖى خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا اَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى مِنْ قَبْلُ وَلِتَبْلُغُوا اَجَلًا مُسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
“O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak ‘tan (embriyo) yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır).” (Mümin 40/67)
ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوّٰى
“Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'”

(Kıyamet 75/38)

İlk insanın topraktan nasıl yaratıldığı konusunu

Toprak safhası

اِنَّ مَثَلَ عٖيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“ Şüphesiz, Allah katında İsa'nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da hemen oluverdi.” . (Al-i İmran 3/59);

Çamur safhası

اَلَّذٖى اَحْسَنَ كُلَّ شَیْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ طٖينٍ

“Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.”

(Secde 32/7);

Yapışkan çamur safhası

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰئِكَةِ اِنّٖى خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَاٍ مَسْنُونٍ

“Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım." (Hicr 15/28);

Özlü kara balçık safhası

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَاٍ مَسْنُونٍ

“Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” (Hicr 15/26); Pişmiş çamur safhası

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ
“İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı.” (Rahman 55/14);

Yüce Allah'ın kendi ruhundan üfürmesiyle canlanma safhası

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖى فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ
“Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın.”  (Sad 38/72).

BURADA GEÇEN RUH KURANDA BİRKAÇ ANLAMA GELİR. BURADA CAN OLARAK KULLANILMIŞTIR.

"Ruh" Kelimesinin Kur'ân'daki Manaları:

1) Kur'ân

"İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik" (Şûra 42/52). Bu âyette Kur'ân diye mana verdiğimiz kelime ruhtur ve "hayat veren ilâhî mesaj, vahy" demektir.

2) Vahy

"Allah kendi emri ile melekleri kullarından dilediği kimseye vahy ile gönderir" (Nahl 16/2). Bu âyette geçen rûh kelimesi, meleklerin taşıdığı "vahy" anlamına gelmektedir. Bu kelime, Şûra 52 ve Nahl 2'de rûh olarak geçmekte, Şûra 52'de doğrudan Hz. Peygamber'e yönelik olduğundan "Kur'ân", Nahl 2'de genel olduğundan "vahy" diye manalandırılmaktadır.

3) Melek

"O gün ruh ve melekler saf halinde ayakta dururlar" (Nebe' 78/38).

"Melek" anlamından hareket edersek bu kelimeden maksadın "Cebrail" olduğu sonucuna varabiliriz: gönderdik" (Meryem 19/17).

"Biz ancak Rabb ‘inin emri ile ineriz" (Meryem 19/64). Bu ayetlerden anlıyoruz ki, Yüce Allah meleklere, özellikle Ceb­rail'e ruh demektedir.

4) Can

İnsana ve diğer canlı varlıklara hayat veren şeye de ruh denmek­tedir.

"Onu tamamlayıp içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın" (Sâd 38/72).

İşte son merhalesinde pişmiş çamur halinde olan Hz. Âdem'in be­denine Yüce Allah Kendi ruhundan üfürünce canlandı. İşte bu cana ruh denmektedir.  "Hele can boğaza dayandığı zaman" (Vâki'a 56/83).

 

يَا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرٖيمِ

“Ey insan! O sonsuz cömertliğin sahibi Kerîm Rabbine karşı seni aldatıp gururlu kılan nedir?!” (İnfitar 82/6)
فَاَمَّا الْاِنْسَانُ اِذَا مَا ابْتَلٰیهُ رَبُّهُ فَاَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبّٖى اَكْرَمَنِ
“Fakat insan; ne zaman Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir keremde bulunsa, nimetler verse: "Rabbim bana ikram etti" der.” (Fecr 89/15)
Bu ayetlerden benim anladığım Allah Teâlâ’nın deneme ve imtihan için ikramda bulunduğudur. Ayrıca her ne varsa elimizde maddi ve manevi bunların tamamı Allah Teâlâ’nın ikramıdır.

قُلْ لَا اَمْلِكُ لِنَفْسٖى ضَرًّا وَلَا نَفْعًا اِلَّا مَا شَاءَ اللّٰهُ لِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌ اِذَا جَاءَ اَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَاْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
“De ki: "Allah'ın dilemesi dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler.” (Yunus 10/49)

 

وَلَوْ اَنَّ مَا فِى الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهٖ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ
“Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah'ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Lokman 31/27)

Bu ayetten benim anladığım Allah Teâlâ’nın âlim olduğu, her şeyi bildiği, insanların ise hiçbir şey bilmeden dünyaya geldiği, sonradan öğrendiği gerçeğidir. Öğreten Allah’tır. Öğrenen ise insandır. Muallim ise öğrendiğini öğretendir. Bu da insanın kendisidir.

Okumaya, yazmaya ve bunların aracı olan kaleme dikkat çekilmiştir.

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
“Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” (Kalem 68/1)
Kalem Allah Teâlâ’nın üzerine yemin ettiği için çok önemlidir. Bilgiler yazılarak muhafaza edilir. Yazıldıkça bilgiler artar ve insanların yararına sunulur. Ayrıca bu bilgiler gelecek nesillere miras bırakılır. İlmin insanların hizmetine sunulması kalemle yazarak onları zapt etmekle mümkündür.

2. Bakara 31. ayette şöyle buyrulur: “Ve Âdem'e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere göstererek şöyle buyurdu: "Hadi, haber verin bana şunların isimlerini, eğer doğru sözlüler iseniz."

Öğrenmenin kalemle olduğu Alak 4 te bildirilmektedir. Demek ki, yazıyı öğreten Allah, onu ilk öğrenen de Âdem’dir. Zaten Allah Teâlâ’nın yazıya geçirmediği bir emri yoktur. 

“Yeryüzünde ve kendinizde olan her şey, onu ayrı bir varlık olarak yaratmamızdan önce mutlaka bir kitaba kaydolunur. Bu, Allah için kolaydır.” (Hadîd 57/22)

"Muhakkak sizin üzerinizde hafız (gözetleyici) melekler var. Kiram (değerli) kâtipler var. Her ne yaparsanız bilirler."(el-İnfitar, 82/ 10, 11, 12)

"İnsanın arkasında ve önünde, Allah'ın emriyle onu koruyan ve yaptıklarınızı kaydeden melekler vardır." (er-Ra'd, 13/11)

Bilginin kaynağı Yüce Allah’tır. Her şeyi Allah bilgilendirir. Bu da vahiy ile veya ilham ile olur. Bu bilgiler kalemle satırlara dökülür. Levh-i mahfuzdaki bilgiler de böyledir.

Allah dilediğini silip yok eder, dilediğini sabit tutar. Kitap'ın anası/ana Kitap O'nun katındadır. (Rad 13/39)

 “Rabbin, bal arısına şöyle vahyetti: "Dağlardan evler edin, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan da..."
(Nahl 16/68)

هُوَ الَّذٖى بَعَثَ فِى الْاُمِّيّٖنَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِهٖ وَيُزَكّٖيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ
“O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler.” (Cumua 62/2)

“Açık delillerle, kitaplarla gönderdik. Sana da bu zikri / Kur'an'ı vahyettik ki, kendilerine indirileni insanlara açık seçik bildiresin de derin derin düşünebilsinler.” (Nahl 16/44)

Elçiler, kendileri dine her hangi bir katkıda bulunamazlar. Allah’ın kendisine vahiyle öğrettiğini insanlara öğretirler. Yukardaki ayetten benim anladığım budur. Hikmeti hüküm olarak alırsak. Hüküm de Allah’tan başkasına ait değildir.

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاوٖيلِ
“Eğer bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi,” (Hakka 69/44)

لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمٖينِ
“Muhakkak onun sağ elini (bütün güç ve kudretini) çekip alıverirdik.” (Hakka 69/45)

ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتٖينَ
“Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.” (Hakka 69/46)
فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزٖينَ

“O vakit sizden hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.” (Hakka 69/47)


وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهٖ لَبَغَوْا فِى الْاَرْضِ وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ بِعِبَادِهٖ خَبٖيرٌ بَصٖيرٌ

“Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir.” (Şura 42/27)
Bu ayette rızkın bolluğu azgınlık sebeplerinden birisi olarak gösterilmiştir.

اَمَّا مَنِ اسْتَغْنٰى

“Amma (zengin olduğu için) kendisini müstağni gören adam (yok mu)?” (Abese 80/5)
وَاَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنٰى

“Ama kim cimriliğe sapar ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görür,” (Leyl 92/8)

“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye layık olan ancak Allah’tır.” (Fâtır 35/15)

Abese 5 te geçen konu bununla bağlantılıdır. Leyl 92/8 de de olduğu gibi istiğna “kendini yeterli görüp cimrilik yapmak ve gerçekleri yalanlamak” şeklinde tanımlanmakta, sonuç ise azgınlaşıp mahşerde azaba uğratılmak şeklinde verilmektedir.

Bu durumdaki insan tipinin azgınlaşma nedeni, kendisini yeterli ve ihtiyaçsız görmesi, hayatı dünyadan ibaret sayması ve ahiret hayatına itibar etmemesi olarak belirlenmiş olmaktadır.

Bir önceki ayetle bağlantılıdır. Azgınlığın sebebinin kendisini ihtiyaç sız görmesindendir. İhtiyaç sız olan Allah Teâlâ’dır. Bir yerde o insan ilahlığını ilan etmektedir.

اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰیهُ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكٖيلًا

“Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? “

(Furkan 25/43)
اَلَّذٖى جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ

“Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır.” (Hümeze 104/2)

يَحْسَبُ اَنَّ مَالَهُ اَخْلَدَهُ
“Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor.” (Hümeze 104/3)

وَقَالَ مُوسٰى رَبَّنَا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ زٖينَةً وَاَمْوَالًا فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبٖيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلٰى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلٖيمَ
Musa: «Ey Rabbimiz, dedi, hakikaten Sen Firavuna ve ileri gelenlerine dünya hayatında ziynet (-ü haşmet) ve (nice) mallar verdin, Senin yolundan saptırsınlar diye mi hey Rabbimiz?! Sen onların mallarını yok et Rabbimiz, kalplerini şiddetle sık ki onlar o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir». (Yunus 10/88)
Yukardaki ayette, görüldüğü üzere Allah Teâlâ Hz. Musa’nın duasında da azgınlığın sebeplerinden olan bir kısım bilgileri bize vermiştir.

  İnsanın tuğyanına, diğer bir ifadeyle tâğûtlaşmasma iki sebep gösterilmiştir:

  A) Ahireti inkâr,

  B) İstiğna.

  İstiğna ; “insanın, (ister gerçek olsun, ister öyle olduğunu zannetsin) zengin/kendi kendine yeterli olduğuna inanması”

  demektir. Sözcük, “İstif ’al” babındandır. Bu bab, Arapça dilbilgisi kuralları gereği, kendisine sokulan üç kök harfli

  herhangi bir fiile “talep”, “sual”, “tahavvül”, “itikat”, “vicdan”, “inkılâp”, “isabet”, “ziyade”, “nazar” ve “teslim”

  anlamları kazandırır. Bu kelimeye itikat/inanç anlamı kazandırmıştır. 

Ruc'a  رُجْعٰى, “büşrâ” ölçüsünde dönme mânâsına mastardır. Yani dönüş onadır. Ondan kurtuluş yoktur.

"dönüş (er-rüca) Rabbinedir" Bu isim, burada iki anlamlı kullanılmıştır. Herkes mutlaka hesap için Allah'ın huzuruna getirilecektir ve var olan her şey asıl kaynağı olan Allah'a geri dönecektir.


اَرَاَيْتَ “Gördün mü?”. Yukarılarda geçtiği üzere gerek bir mef'ule geçişli (müteaddi) olan görmek veya görüş sahibi olmaktan, gerekse iki mef'ulüne geçişli (müteaddi) olan ilim mânâsından gördün mü? Gördün ha, baksana ha, bilesin ha, anladın ha gibi dikkati çeken bir hitap ile ne dersin? Görüşün, fikrin, bilgin ne ise bana haber ver! Demek mânâsına kullanılır bir sorudur ki, çoğunlukla maksat gerçekten soru ve haber alma olmayıp sorulan duruma dikkati çekmekle bir kınama veya azarlama veya şaşırtma olur. Onun için biz de yerine göre gördün mü? Ne dersin? Söyle bakalım? Baksana ha diye tercüme edegeldik. H.Yazır

Yaslanmak, destek olmak,
ES- SALAH – İQAMU’S- SALAT KURAN’DA NASIL KULLANILMIŞ?

Es-Salâh, yedi şekilde tefsir edilir:

1. es-Salâh, iman manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

...adn cennetleri. Onlara dâhil olacaklar; atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salahlı olanlar da {yani, atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden iman edenler de}. (Râ’d/23)

Kölelerinizden-cariyelerinizden sâlihleri (yani, müminleri} de evlendirin! (Nur/32)

Beni sâlih lere (yani, imanlı atalarıma) ilhak et! (Yusuf/101)

(Süleyman dedi ki): "Rahmetinle beni sâlih (yani, mü'min} kullarının içine dâhil et!" (Neml/19)

2. es-Salâh; konumun iyiliği, üstünlüğü manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Bunun ardından sâlih bir kavım olursunuz (yani, babanızın nezdindeki konumunuz iyi üstün olur). (Yusuf/9)

Ve muhakkak ki o (yani, İbrahim), ahirette de sâlihlerdendir {yani, Allah indindeki konumu itibariyle iyilerden i üstünlerdendir}. (Bakara/130)

Bunun bir benzeri de Nahl sure sindedir.

3. es-Salâh, Rıfk yumuşaklık manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

İnşaallah beni sarihlerden (yani, beni sana karşı Rıfk ile muamele edenlerden [yumuşak ve iyi davrananlardan] bulacaksın. (Kasas/27)

(Mûsâ, Harun'a dedi ki): "Kavmim içinde bana halef ol ve ıslah et (yani, onlara Rıfk ile muamele et [yumuşak ve iyi davran]! (Araf/142)

4. es-Salâh, halqediliş yaratılış itibariyle düzgünlük [eksiksizlik, kusursuzluk] manasında kullanılır; şu ayette olduğu gibi:

Eğer bize bir sâlih bahşedersen (yani, Âdem ile Havva şöyle dediler: "Eğer bize hilkati yaratılışı düzgün [eli-ayağı yerinde sağlam ve sağlıklı] bir çocuk verirsen! (Araf/189)

5. es-Salâh, ihsan [iyilik güzellik, iyi güzel iş yapmak, güzel davranmak] manasında kullanılır; şu ayette böyledir: (Şu’ayb dedi ki: "Ben başka değil, gücümün yettiğince ıslah {yani, ihsan [iyilik ve güzellik]} irade ediyorum." (Hûd/88)

6. es-Salâh, itaat manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Biz sadece muslihleriz/ıslah edicileriz (yani, yeryüzünde Allah'a muti' olanlarız /itaatkârlarız! (Bakara/11)

Islahının ardından (yani, orada itaat edilmesinin ardından}… (Araf/56)

İman eden ve sâlih ameller işleyenlere (yani, emir ve nehiylerine riayetle Allah'a itaat edenlere} gelince...

7. es-Salâh kelimesi, emanet ile ilgili hususlarda kullanılır; şu ayette olduğu gibi:

O ikisinin babası sâlih bir kimse idi (yani, emaneti eda etme hususunda). (Kehf/82)

İQAMU’S-SALAT

İQAMU’S-salât, iki manada tefsir edilir:

1. Eqâme's-salât ibaresi, tasdikten yoksun ikrar manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Artık o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün... Eğer dönüp (yani, şirkten dönüp) salâtı iqâme eder ve zekâtı verirlerse {yani, salâtı iqâme ve zekâtı ita etmeyi ikrar ederlerse} yollarını tahliye edin! (Tevbe/5)

Bir mü'min hakkında zimmet gözetmezler. İşte onlar haddi aşanlardır. Eğer döner, salâtı iqâme, zekâtı ita ederlerse yani, salâtı ikame, zekâtı ita etmeyi ikrar ederlerse! Artık dinde kardeşlerinizdir. (Tevbe/10-11)

Bunun bir benzeri de Secde sure sindedir.

2. îgâmu's-salât ibaresi, onun namazın tam-eksiksiz kılınması manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Salâtı iqâme {yani, namazı tam ve eksiksiz kılmayı} ve zekâtı ita etmeyi {yani, farz olan zekâtı vermeyi}... (Enbiya/73)

Bunun bir benzeri de Müzzemmil suresinde yer almaktadır.

Onlar ki gayba (Kur’an’a, onun Allah'tan Muhammed'e indirildiğine) iman eder, salâtı iqâme eder {yani, namazı tam ve eksiksiz kılar} ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden infak ederler {yani, zekâtı verirler}. (Bakara 2/3) 

A. Hamdi AKSEKİ

Hidayet, lügatte lütuf ile yol göstermek, rehberlik yapmak demektir. Hidayet aynı zamanda hakkı hak bilmek ve ona uymak, batılı da batıl bilip ondan kaçınmak demektir. Kur'an'da yüzden fazla ayette hidayet ve hidayet ile ilgili kavramlar ve kelimeler zikredilmektedir.

Fatiha suresi 6. ayet-i kerimede, "İhdina's-Sırata'l-Müstakîm" buyruluyor. Bu ayette zikredilen "ihdina" fiili, "hidayet ver, rehberlik et, yol göster" manalarına geliyor. 

Bakara suresi ikinci ayetteki "hüden" ifadesi, delalet, yani yol göstermek, rehberlik yapmaktır. Bu da amaca ulaştıran bir rehberlik manasını ifade ediyor. Ona göre "hüden", "hadi" anlamına da geliyor. Hadi de yol gösterici demektir.

Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinde Allah'ın dilediğini hidayete erdireceği (Fatır,35/8) bazı ayetlerde de Cenab-ı Hakk'ın zalimleri, (Bakara, 2/258; Ali İmran, 3/86.) kâfirleri, (Maide, 5/67; Tevbe, 9/37) fasıkları (Maide, 5/108;Tevbe, 9/24.)  hidayete erdirmeyeceği beyan ediliyor. Bu ayetler arasında görünüşte bir zıtlık varmış gibi anlaşılsa da durum tam tersidir. İkinci grupta zikredilen ayetler, birinci grupta yer alanları tefsir ediyor. 

Hidayete ve dalalete aslında insanın kendisi sebep oluyor. Nitekim "Allah fasıkları hidayete erdirmez" ayeti bunun delilerinden birisini oluşturuyor. O halde Allah'ın kâfirleri, zalimleri, fasıkları hidayete erdirmeyeceği ayeti temel olarak kabul edilecek, "Allah dilediğine hidayet verir" gibi ayetler de tevil edilecektir. Çünkü fasık insan kendi iradesiyle fıskı seçmiş, doğru yoldan, hidayetten, Kur'an yolundan uzaklaşmıştır. Allah bu kimseye o hiçbir gayret sarf etmeden hidayeti verirse, bu takdirde bir ikrah, bir zorlama söz konusu olacaktır. Bu da Allah'ın adaletine uygun düşmez ve dünyanın bir imtihan yeri olması gerçeğiyle bağdaşmaz. 

1. El-Hudâ

El-Huda, on yedi şekilde tefsir edilir:

1. el-Hudâ, beyan (açıklama, ifade etme) manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

İşte şunlar, Rabb'lerinden bir hudâ (yani, beyan) üzerindedir. (Bakara/5)

İşte şunlar, Rabb'lerinden bir hudâ {yani, beyan} üzerindedir. (Lokman/5)

Bunun doğrulayıcı ifadesi de Fussilet süresindeki şu ayettir:

Semûd (kavmin)e gelince, Biz onlara hudâ/hidâyet ettik {yani, beyan ettik bildirdik}. (Fussilet/17)

Gerçekten Biz onu yola hudâ/hidâyet ettik {yani, ona beyan ettik bildirdik}. (İnsan/3)

Şu, onlar için bir hudâ/hidâyet sebebi olmadı mı {yani, onlara beyan etmedi bildirmedi mi}: Kendilerinden evvel kaç kurun (asırlar) helak ettik, onların meskenlerinde gezip dolaşıyorlar? Şüphe yok ki şunda, üstün akıl sahiplerine işaretler/deliller vardır. (Tâ-Hâ/128)

Şu, onlar için bir hudâ/hidâyet sebebi olmadı mı {yani, onlara beyan etmedi bildirmedi mi}: Kendilerinden evvel kaç kurun helak ettik, onların meskenlerinde gezip dolaşıyorlar? Şüphe yok ki şunda, işaretler/deliller vardır, kulak vermeyecekler mi? (Secde/26)

Buna benzer âyetler çoktur.

2. el-Hudâ ile İslâm dîni kastedilmiştir; şu ayetlerde olduğu gibi:

Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir hudâ {yani, dosdoğru bir din: islâm} üzerindesin. (Hacc/67)

De ki: "Şüphesiz hudâ, Allah'ın hudâsıdır" {yani, din, İslâm dinidir}. (Bakara/120)

Şüphesiz hudâ, Allah'ın hudâsıdır" {yani, din, islâm dinidir}. (En'âm/71)

Buna benzer âyetler çoktur.

3. Hudâ ile iman kastedilmiştir; şu ayetlerde olduğu gibi:

Allah hudâ yâ erenlerin Huda’sını arttırır {yani, onların imanını arttırır}. (Meryem/76)

Biz de onların Hudalarını {yani, imanlarını) arttırmıştık. (Kehf/13)

Size geldikten sonra sizi hudâdan {yani, imandan} biz mi alıkoyduk?! (Sebe'/32)

Senin yanındaki ahdi gereği bizim için Rabbine dua et. Gerçekten biz hudâ yâ geleceğiz {yani, iman edeceğiz} mü'minler olacağız. (Zuhruf/49)

Bunun benzerleri çoktur.

4. Hudâ, dâî/davetçi manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

{Ey Nebi}! Sen sadece bir uyarıcısın. Esasen her kavm için bir hadi vardır {yani, onları davet eden bir davetçi olmuştur}. (Ra'd/7)

Muhakkak ki sen, sırât-ı müstakîm'e hudâ/hidâyet {yani, davet!} ediyorsun. (Şûra/52)

Musa'nın kavminden de hakka hudâ/hidâyet (yani, davet!) eden bir ümmet vardır. (A'râf/159)

Onlardan, emrimizle hudâ/hidâyet (yani, davet!) eden önderler kıldık. (Secde/24)

Gerçekten bu Kur'ân doğruya hudâ/hidayeti yani,{ davet} eder. (İsra/9)

Biz Musa'dan sonra indirilmiş olup önündekini doğrulayarak hakka hudâ/hidâyet {yani, davet} eden bir Kitap dinledik. (Ahkaf/30)

Rüşte hudâ/hidâyet {yani, davet} ediyor. (Cin/2)

Onları cahimin yoluna hudâ/hidâyet {yani, davet!} edin! (Sâffât/23)

Bunun benzeri âyetler çoktur.

5. Hudâ [hidâyet], marifet [bilmek, tanımak, öğrenmek] manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde böyledir:

Ve alâmetler (yarattı). Onlar yıldızla da hudâ/hidâyet bulurlar {yani, yollarını tanırlar bilip öğrenirler!}. (Nahl/16)

Onda [yeryüzünde], hudâ/hidâyet bulabilsinler {yani, gidecekleri yolları tanısınlar! Bilsinler} diye yollar yaptık. (Enbiya/31)

Muhakkak ki Ben; yönelen, iman eden ve sâlih amel işleyen, sonra, hudâ yâ/hidayete eren {yani, hidayeti tanıyarak bilerek onu zikreden}]kimse için gaffarım [çok bağışlayıcıyım], (Tâ-Hâ/82)

Bakalım hudâ/hidayete erecek {yani, sırrı tanıyacak/bilecek} mi, yoksa hidayete ermeyenlerden {yani, sırrı tanımayanlardan } bilmeyenlerden} mi olacak? (Neml/41)

Bu gibi âyetler çoktur.

6. Huda, kitaplar ve resuller manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Şayet Benden size bir hudâ {yani, resuller ve kitaplar! Gelir de... (Bakara/38)

Şayet Benden size bir hudâ {yani, resuller ve kitaplar} gelir de... (Tâ-Hâ/123)

7. Hudâ; doğruluk, doğru yolu bulmak manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

"Umarım Rabbim beni sevâe's-sebîle hudâ/hidâyet eyler"{yani, doğruya iletir, doğruyu gösterir} dedi. (Kasas/22)

Ve ben ateşin başında bir hudâ (yani, bana yolu gösterecek bir kimse} bulurum. (Tâ-Hâ/10)

Bizi sevâi's-sirâta hudâ/hidâyet eyle {yani, bize doğru yolu göster}! (Sâd/22)

Buna benzer âyetler çoktur.

8. Hudâ, Muhammed'in durumu anlamında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Doğrusu, inzal ettiğimiz beyyinatı ve hudâ yı {yani, Muhammed'in durumunu, o'nun nebi-resul olduğunu} gizleyenler... (Bakara/159)

Doğrusu, hudâ nın {yani, Muhammed'in durumunun, o'nun nebi-resul olduğunun} kendilerine beyan edilmesinin ardından arkalarını dönenler... (Muhammed/25)

Huda'nın {yani, Muhammed'in durumunun, o'nun nebi-resul olduğunun} kendilerine beyan edilmesinin ardından o Resul’e karşı gelenler... (Muhammed/32)

9. el-Hudâ ile Kur'ân kastedilmiştir; şu ayetlerde böyledir:

Andolsun ki Rabb'lerinden onlara hudâ {yani, Kur'ân} gelmiştir. (Necm/23)

Onlara hudâ {yani, her şeyin açıklamasını ihtiva eden Kur'ân} geldiğinde, insanları iman etmekten alıkoyan şey, "Allah, resul olarak bir beşeri mi bahsetti" demeleridir. (İsra/94)

Onlara hudâ {yani, her şeyin açıklamasını ihtiva eden Kur'ân} geldiğinde, insanları iman etmekten ve Rabb'lerine istiğfar etmekten alıkoyan şey, ancak evvelkilerin sünnetinin kendilerine de gelmesini beklemeleridir. (Kehf/55)

10. el-Hudâ ile Tevrat kastedilmiştir; şu ayetlerde böyledir:

Andolsun ki Musa'ya hudâ {yani, Tevrat'ı} vermiştik. (Mü'min/53)

Andolsun ki Musa'ya Kitap vermiş, —onun likasından şüphe etme- ve onu İsrâîloğulları için hudâ {yani, Tevrat'ı rehberlik} kılmıştık/yapmıştık. (Secde/23)

Bunun bir benzeri de İsra suresindedir.

11. Hudâ, istircâda bulunmaya [innâ lillah... Demeye] iletilmek manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

İşte Rabb'lerinden salavat ve rahmet onlara ve işte hudâya/hidayete erenler {yani, istircâda bulunmaya iletilenler} de onlardır. (Bakara/157)

Kim Allah'a {yani, kendisine isabet eden musibetin Allah'tan olduğuna iman ederse, onun kalbini hudâya/hidayete erdirir {yani, kalbini istircâda bulunmaya iletir}, (Teğabün/11)

12. Lâ yehdî [hidâyet etmez hidayete iletmez], hüccet/delil ortaya koyamama ile delil ikame edememe, da­lâletten dinine iletmeme manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile çekişeni bilmiyor musun? Hani İbrahim, "Benim Rabbim dirilten ve öldürendir" deyince o, "Ben de diriltir ve öldürürüm" demişti. İbrahim, "Muhakkak ki Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir" deyince, o kâfir apışıp kalmıştı. Allah zalimler kavmini hudâya (yani, hüccet delil ikame etmeye, delil ortaya koymaya, dalâletten dinine} iletmez. (Bakara/258)

Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Harâm’ın imaretini... Allah zalimler kavmini hudâya {yani, hüccet! Delil ikame etmeye, delil ortaya koymaya, dalâletten dinine} iletmez. (Tevbe/19)

Allah zalimler kavmini hudâya {yani, dalâletten dinine} iletmez. (Cuma/5)

Benzeri âyetler çoktur.

13. el-Hudâ, tevhit manasında kullanılır; şu ayetlerde böyledir:

Seninle birlikte hudâya {yani, tevhide ve hak dine} tâbi olursak, yerimizden koparılıp atılırız. (Kasas/57)

O ki Resul’ünü hudâ {yani, tevhit} ve hak din ile gönderdi. (Saff/9)

Bunun bir benzeri de Feth suresindedir.

14. Hudâ, sünnet anlamında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk; biz de onların âsârı üzerinde giderek hudâya/hidâyete ereriz [muhtedûn] (yani, küfür hususunda onların sünnetlerini takip ederek doğruyu buluruz}. (Zuhruf/22)

İşte bunlar (yani, nebiler} Allah'ın hudâ/hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidayetlerine {yani, tevhit hususundaki sünnetlerine} iktida et! (Enam 6/90)

15. Lâ yehdî [hidâyete erdirmez/iletmez] ibaresi ile ıslah etmez anlamı kastedilmiştir; şu âyette olduğu gibi:

Şüphesiz Allah hainlerin keydini hudâya/hidâyete erdirmez {yani, zinakârların amelini ıslah etmez}. (Yusuf 12/52)

16. el-Hudâ, hayvanlara ilham manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Rabbimiz her şeye {yani, yeryüzünde hareket eden canlılara hayvanlara} hilkatini {kendisine uygun olan suretini} veren, sonra da hudâ/hidayet {yani, sonra da ona maişetini ve otlayacağı yeri nasıl bulacağını ilham} edendir. (Tâ-Hâ 20/50)

O ki takdir edip {yani, erkeği ve dişiyi yaratmayı takdir edip} hudâ/hidâyet verendir {yani, erkeğe, dişiye nasıl yaklaşacağını, dişinin ona nasıl geleceğini [dişiyi nasıl celbedeceğini] ilham edendir}. (A'lâ/3)

17. Hudnâ, tevbe ettik döndük manasında kullanılır; şu âyette olduğu gibi:

Şüphesiz biz Sana hudnâ ettik {yani, biz Sana döndük}. (A'râf 7/156)

Takva kelimesinin açılımına bir örnek Bakara 2/177 dir. الْبِرّ kelimesi ile eşdeğer geçmiş
لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّٖنَ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّهٖ ذَوِى الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ وَالسَّائِلٖينَ وَفِى الرِّقَابِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرٖينَ فِى الْبَاْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحٖينَ الْبَاْسِ اُولٰئِكَ الَّذٖينَ صَدَقُوا وَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz (Birr) iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahidleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır.” (Bakara 2/177)

Takva sahibi kulların özellikleri Kuran da, cennetlik olanların vasıfları olarak anlatılmıştır. Kuran’ın her yerinde görürüz.

Tevellâ, üç şekilde tefsir edilir: 
1. Çekildi, gitti, ayrıldı 
"Sonra (Mûsâ ayrılıp) bir gölgeye tevelli etti (çekildi)..."  (Kasas 28/24)
"Bu mektubumla git ve onu onlara bırak. Sonra onlar­dan tevelli et (ayrılıp bir kenara çekil), ne şekil­de karşılık vereceklerine bak."  (Neml 27/ 28)
"Sizi üzerine bindirecek binek bulamıyorum" dedi­ğinde... Gözleri yaş akıtarak tevelli eden (yanın­dan ayrılıp giden) kimselere de..." (Tevbe 9/ 92)
2. Yüz çevirdi, reddetti, kabul etmedi 

"(Ey Nebî)! Allah'ın sana indirdiğinin bazısından seni fitneye düşürmelerinden sakın. Şayet tevelli ederler­se (senin hükmüne rıza göstermekten yüz çevirecek olurlarsa)..."  (Maide 5/49)
"Resul’e itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de tevelli ederse (Allah'a ve O'nun Resul’üne itaatten yüz çevirirse), zaten biz seni onların üzerine hafız (muhafız) göndermedik." (Nisa 4/80)
"(Kavmine dedi ki Nuh): "Eğer tevelli ederseniz (imandan yüz çevirecek olursanız), zaten ben sizden bir ücret istemedim." (Yunus 10/72)
"Onlardan tevelli et (yüz çevir), artık sen kınanacak değilsin." (Zariyat 51/ 54)
3. Hezimet 

"Ey iman edenler! Toplu halde küfredenlerle karşılaş­tığınızda onlara tevelli etmeyin (arkanızı dö­nüp hezimete uğramayın/kaçmayın)! Kim böyle bir günde (yani, Bedir Günü'nde) (Enfal 8/15)

“Ey iman edenler, Allah’a ve resulüne itaat edin. Kendiniz (Kuran’ı) dinleyip dururken ondan yüz çevirmeyin.(tevella etmeyin) (Enfal 8/20)

Âyetteki, perçemden veya alından tutup sürüklemek , “bir insanı toplum önünde rencide etmek, başına çeşitli belâlar açmak, burnunu sürtmek” anlamında bir Arap deyimidir. Mecazî anlamı, “sahibi yalancı ve günahkâr olan perçem” demektir.

  SEF' , şiddetle tutup çekmektir. Yani muhakkak yakalayıp sürükleyeceğiz elbet o nasiyeyi (perçemi) yahut perçemi ile.

NASİYE; bilindiği gibi alındaki saç, perçem demektir. Onun bittiği alına, yani alnın üstünde başın ön tarafına da denilir.   Burada maksat, baştan ve dolayısıyla şahıstan kinayedir. Onun için şu bedel ile açıklanıyor: Yalancı, cani bir nasiyeyi. Bu bedelin nekre (belirsiz) olarak getirilmesi, perçemi genelleştirerek benzerlerini de âyetin kapsamına almak içindir. H.Yazır

يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسٖيمٰیهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصٖى وَالْاَقْدَامِ

Suçlu günahkârlar, simalarından tanınır da alınlarından (nasiyesinden) ve ayaklarından yakalanırlar. (Rahman 55/41)


قَدْ نَعْلَمُ اِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذٖى يَقُولُونَ فَاِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلٰكِنَّ الظَّالِمٖينَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ

Kesin olarak biliyoruz ki, onların söyledikleri seni gerçekten üzüyor. Doğrusu onlar, seni yalanlamıyorlar, ancak zalimler, Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar. (Enam 6/33)

NADİ, halkın danışma vs. gibi bir şey için konuşmak üzere bir yere toplanmaları mânâsına nedve ‘den gelir. Nitekim İslâm'dan önce Mekke'de Kureyşin toplandığı parlamento binasına "Dâru’n-nedve" denilirdi. Nadi orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki eğlence meclisi, meclis, mahfel, kongre, parlamento terimleri gibidir. Yeni Türkçe'de bu gibi büyük toplantılara eski bir terim ile kurultay denilmesi yaygın olduğu için "kurultayını çağırsın" diye tercüme edilmesi zamanımız şivesine daha uygun gelir. Tirmizî'de rivayet olunduğu üzere Ebu Cehil, kurultayca çoğunluğun kendisinin olduğunu söylediğinden dolayı da bu ayetle ona işaret edilmiş ve şu cevapla karşılanmıştır: H.Yazır

Meclis (nâdî) Arapçada: Kavmin bir araya gelip, toplandığı yerdir. Buyrukta kastedilen ise mecliste oturup kalkan kimselerdir. Cerir ‘in şu mısraında olduğu gibi:

"Sağ ve soldan sarkan bıyıkları kızıla çalan bir meclisleri (meclislerindeki adamları) var."

Züheyr de şöyle demiştir:

"Ve onların arasında yüzleri güzel kimselerin durdukları yerler (meclisler) vardır."

Bir kimse ile oturup kalkma halini anlatmak üzere; "Ben o adamla oturup kalktım, kalkarım" denilir. Züheyr de şöyle demiştir:

"Evin komşusu ile kendisiyle (aynı mecliste) oturulup kalkılan kişinin Kabilenin önünde yaptıkları, akit aynı seviyededir." Kuduri

Zebani , “çok çetin, kuvvetli ve haşin melek” demektir (Tahrim 66/6). Cehennem melekleri Kur’ân’da bu adla   anılmaktadır.

ZEBANİ, ZEBANİYE, azap meleklerine isim olmuştur. Demişlerdir ki esas lügatte, şurta yani zabıta kuvveti demektir. Kelime olarak çoğuldur. Bazıları, Abadid (dağılan askerler, tepeler) aynı kelimeden tekili yoktur, demişler. Bazıları da tekili zibniyye yahut zibnidir demişler ki itme mânâsına gelen zebne nisbet demektir. Buna göre çoğulunda zebaniyye nın şeddeli kılınması ile olması gerekirse de hafifletilmiş demektir. Bu zebanilerin çağırılmalarından anlaşılır ki o yalancı cinayetçi perçem Cehenneme sürüklenecektir. H.Yazır

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْلٖيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلٰئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
Ey iman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır; üzerinde oldukça sert, güçlü melekler vardır. Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler. (Tahrim 66/6)

Buradaki kella [hayır, hayır] ifadesiyle neyin reddedildiğini Kalem/5-l4′ den anlıyoruz. Peygamberimiz, karşıtlarının zengin, güçlü, nüfuzlu ve kalabalık olduklarını, onlarla mücadelenin zorluğunu, başarısız olacağını düşünmüş olmalı ki, Allah kella [hayır, hayır] diye reddetmekte; yani, “Öl, mağlûp ol, ama müşriklere sakın boyun eğme!” demektedir.
“Hanginizde delilik olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da… Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan lâf getirip götüren, iyiliği hep engelleyen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiç birine, mal ve oğulları var diye sakın boyun eğme!” (Kalem;68/5–14.)

“la tutı emir” itaat etmemek, aldırış etmemek demektir.

SECDE (NECM 62)

62.(Ama artık) Allah’ a secde edin ve [yalnız O'na] kulluk yapın!

“Mademki böyle, Muhammed hevasından konuşmuyor, onun konuştukları vahiydir ve siz Allah’ı gerçeğiyle tanıdınız… Haydin öyleyse… Eğlenceyi, inadı, ahmaklığı bırakın ve hemen secde edin…”

SECDE: Teslim olma, boyun eğme anlamında kullanılan “secde” sözcüğünün vaz’ı [ilk ortaya çıkışı], “devenin sahibini üstüne çıkarması için boynunu kösmesi [eğmesi]” ve “meyve yüklü hurma dallarının, sahibinin rahat uzanıp toplamasına elverişli olarak eğilmesi” anlamındadır. Daha sonra sözcük “ülke krallarının bastırdıkları para üstündeki kabartma resimlere tebaanın baş eğerek bağlılık göstermesi” anlamında kullanılmıştır. (Lisânu’l-Arab; c: 4, s: 497)

Bütün bunlar, “secde” sözcüğünün “kişinin bilinçli olarak bir başkasına -kendisinden daha güçlü olduğunu kabul ederek- teslim olması, boyun eğmesi, onun otoritesi dışına çıkmaması” anlamına geldiğini göstermektedir. Kur’an’da defalarca nakledilmiş olan “meleklerin Âdem’e secde etmeleri” de bu anlamdadır. Yani melekler [tabiat güçleri], kendilerinden daha güçlü olan Âdem’e [bilgili kimseye] boyun eğmiş ve teslim olmuşlardır. Görüldüğü gibi, “secde” sözcüğünde “yere kapanmak” anlamı yoktur. Arapçada “yere kapanmak” eylemi “harur” sözcüğü ile ifade edilir. Nitekim bazı ayetlerde “harrû sücceden” diye geçer ki, bunun anlamı “secde ederek [teslim olarak] yere kapandılar” demektir. Teslim olarak yere kapanma” ifadesinin yer aldığı ayetler şunlardır:

Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi ona teslim olarak yere kapandılar. Ve [Yusuf] : “Babacığım İşte bu durum, o rüyamın tevilidir. Gerçekten Rabbim onu hak kıldı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediğin şeye lütuf edicidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyandır. Yusuf; 100.

İşte bunlar, Âdem’in soyundan, Nuh ile beraber taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail’in soyundan ve hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz peygamberlerden Allah’ın kendilerine nimetler verdiği kimselerdir. Onlar kendilerine Rahman’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak ve secde ederek [teslimiyet göstererek] yere kapanırlardı. Meryem; 58.

Gerçekten Bizim ayetlerimize ancak, kendilerine öğüt verildiği zaman secde ederek yerlere kapanan ve Rablerine hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayanlar inanırlar. Secde; 15.

De ki: Siz ona [Kur’an’a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’an] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve: “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” derler. Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur’an] onların huşuunu [alçak gönüllüğünü] artırır. İsra; 107–109.

Bir de korkudan yere kapanmak vardır ki, bu secde değildir:

Ne zaman ki Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabbi ona konuştu. [Mûsâ] “Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana!” dedi. [Rabbi ona] dedi ki; “Beni sen asla göremezsin velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.” Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Mûsâ da baygın olarak yere kapandı [yığıldı] . Ayılıp kendine gelince de, “Seni tenzih ederim, Sana döndüm [tövbe ettim] ve ben inananların ilkiyim” dedi. Araf; 143.

Müminlerin namazda yere kapanmalarının nedeni, geçmişte bağlılığın ve teslimiyetin dışa vurulması yere kapanmak suretiyle olduğu içindir. Müminler geçmişten gelen örfe göre Allah’a teslimiyetlerini bu sembolik davranışla göstermektedirler.

Secde sözcüğünün gerçek anlamı bu şekilde açıklığa kavuştuktan sonra Kur’an’daki “secde” sözcüklerinin doğru anlaşılması daha da kolay olmaktadır.

Meselâ, aşağıdaki ayetlerde geçen “secde” sözcükleri, “bilinçli olarak bir başkasına -güçlü olması sebebiyle- teslim olunması, boyun eğilmesi” anlamdadır:

Hani bir zaman Yusuf, babasına “Babacığım, şüphesiz ben on bir yıldız Güneş ve Ay’ı gördüm. Onları bana secde ederken [boyun eğerken] gördüm” demişti. Yusuf; 4.

Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi ona teslim olarak yere kapandılar. Ve [Yusuf] : “Babacığım İşte bu durum, o rüyamın tevilidir. Gerçekten Rabbim onu hak kıldı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediğin şeye lütuf edicidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyandır. Yusuf; 100.

Babasının ve kardeşlerinin Yusuf’a secde etmeleri, ona teslim olmaları, yaşam düzenlerini onun kontrolüne verip onun otoritesi dışına çıkmamaları anlamına gelmektedir.

Ve bir zaman onlara “Şu kente yerleşin ve oradan dilediğiniz şeyleri yiyin ve ‘Hitte [Günahlarımızı bağışla!] ’ deyin ve secde ederek [teslim olmuş olarak] kapıdan girin. Biz suçlarınızı bağışlayacağız, iyilere arttıracağız” denilmişti. Araf; 161.

Buradaki secde, şehrin kapısında yere kapanmak değil, o şehrin otoritesine teslim olmak anlamındadır. Aynı konu Bakara 58 ve Nisa 154’de de konu edilmiştir.

Bilinçli olarak yapılan secdeden başka Kur’an’da bir de teshiri [ister istemez yapılan] bir secde türü vardır ki, bu da insanın dışındaki diğer varlıkların Allah tarafından kendilerine kodlandığı şekilde hareket etmeleri ve zorunlu olarak işlevlerini yerine getirmeleri anlamında bir teslimiyet ve boyun eğmeyi ifade etmektedir.

Ve yerde ve göklerde olan kimseler ve gölgeleri ister istemez de sabah akşam yalnızca Allah’a secde ederler. Rad; 15.

Göklerde ve yerde olan dabbehden/canlılardan ne varsa ve melekler Allah’a secde ederler [boyun eğerler, teslimiyet gösterirler] ve onlar büyüklük taslamazlar. Nahl; 49.

Göklerde ve yerde olanların, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, tüm kıpırdayan canlıların/ hayvanlar ve insanların çoğunun Allah’a secde ettiklerini [boyun eğdiklerini, teslimiyet gösterdiklerini] görmüyor musun? Hac; 18. H.Yılmaz