(En’âm - 8.Ayet)

<< Geniş Meal

Kadr

Yahut: “Kudret Gecesi” veya “Haşmet Gecesi” -Hz. Peygamber'in ilk vahyi aldığı gece böyle tanımlanmaktadır (bkz. önceki surenin giriş notu). Birçok Hadis'e dayanılarak denilebilir ki, o gece, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden on üç yıl önceki Ramazan ayının son on günü içindeki gecelerden biridir, muhtemelen yirmi yedinci gecesidir. 

M.Esed

Muhakkak ki biz onu Kadir Gecesi’nde indirdik/ hulûl ettirdik.

Âyette indirilen [hulûl ettirilen] şey için “o” zamiri kullanılmıştır. Acaba Allah’ın indirdiği/ hulûl ettirdiği nedir? Arapça ve tüm diğer dillerdeki genel kural şudur: “Gaip [üçüncü şahıs] zamirinin mercii, zamirden evvel lâfzen, manen veya hükmen zikredilmiş olmalıdır.” Yani cümlede herhangi bir gaip zamiri kullanıldığı zaman, kullanılan zamirle kastedilen şey, nesne veya anlam daha önce söylenmiş olmalıdır. Aksi halde kurulan cümleden kimse bir şey anlayamaz. Buradaki “o” zamiri surenin ilk âyetinde kullanıldığına göre, bu zamirin mercii nedir? Yani Allah’ın indirdiği/ hulûl ettirdiği şey nedir?

Bize göre, “انزلناه - enzelnâhu” ifadesindeki “hu [o]” zamirinin mercii, bu sureden önce 24. sırada inmiş olan Abese sûresinin 11. ayetindekiتذكرة - tezkiretün-öğüt [Kur’ân]” ve 23. sırada inmiş olan Necm sûresinin 59. ayetindekiالحديث - hadis [Kur’ân]” sözcükleri ile kastedilen Kur’an’dır. Yani sureyi anlayabilmek için önce Abese sûresi okunmalıdır. Aksi halde “enzelnâhu” ifadesindeki “hu o” zamiri herhangi bir yere bağlanamaz ve “hu o” zamiri ile kastedilenin ne olduğu bilinemez.

Kur’an’ı anlamak ve yaşamak isteğinde olanlar, onu kesinlikle iniş sırasına göre okumalıdırlar. Aksi halde âyetler ve sureler arasındaki bağı tespit edemezler, dolayısıyla Kur’an’ı da gerektiği gibi anlayamazlar. Sevap olur diye anlamadan okumayı yeterli görenler ile kesim ve cifir hesaplarıyla uğraşanların zaten böyle bir taleplerinin olduğu söylenemez. Âyetteki “انّا - innâ [biz]” ifadesi ile “ta’zîm [saygı]” kastedilmiştir. Bu ifadeden çoğul anlamı çıkarmak imkânsızdır. Zira Rabbimizin “bir tek” ligi, şerik [ortak] ve nazirinin [benzerinin] olmadığı aklen ve naklen sabittir. Bazılarının “Allah, işlerini yardımcıları olan evliyaları, Üçler, Yediler, Kırklar ile beraber yürütür” şeklindeki inançları sapıklıktan başka bir şey değildir. Yüce Rabbimizin Kur’ân’da sıkça kullandığı “Biz” ifadesiyle ilgili bir açıklama, surenin tahlilinin sonuna konulan “Allah ve ‘Biz’ Zamiri” başlığı altında okuyucunun dikkatine sunulmuştur.

ALLAH ve “BİZ” ZAMİRİ

Kur’an’a bakıldığı zaman Yüce Rabbimizin birçok âyette kendisiyle ilgili olarak “İnna, nahnü” “Biz zamirini kullandığı görülür.

Dikkat edilirse, “Birinci Çoğul Şahıs” zamirinin farklı kullanımları olan “Biz, Bizi, Bize, Bizim, Bizden” gibi ifadelerin Allah için kullanıldığı her âyette, Allah’ın sıfatlarının tecellisine yönelik vasıtalı tasarrufların ifade edildiği görülür. Bunu yüzlerce örnekle açıklamak mümkündür. Ancak burada herkesçe bilinen birkaç örnek vermekle yetinilecektir:

“Şüphesiz Biz sana kevseri verdik.” Kevser; 1.

“Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı?” İnşirah; 1.

“Muhakkak ki Biz onu kadir gecesinde indirdik.” Kadr; 1.

Ya Sin suresine göz atıldığında, Allah’ın sıfatlarının tecellisi olan tasarruflarının açıklandığı 8, 9, 12, 14, 28, 31, 33, 34, 37, 39, 41, 42, 43, 44, 65, 66, 67, 68, 69, 71, 72, 76, 77, 78. ayetlerde “Biz” ifadesinin; zatına yönelik açıklamaların yapıldığı 60, 61. ayetlerde ise “Ben” ifadesinin kullanıldığı görülür.

Kur’ân’da Allah için kullanılan zamirlerin şu şablona uyduğu açıkça görülmektedir:

Allah’ın zatına ve ulûhiyetine ait ifadelerde “ene, inni Ben [birinci tekil şahıs] ifadesi kullanılmaktadır. Mesela: Bakara 30, 186; A’raf 173; Ta Ha 12-14; Secde 13; Enbiya 25, 92; Ankebut 56.

Yine Allah’ın zatına ve ulûhiyetine ilişkin olmak üzere, bazı ayetlerde Rabbimiz “Sen, Seni, Sana, Senin” gibi “ikinci tekil şahıs” zamirleriyle; diğer bazı ayetlerde ise “O, O’nu, O’na, O’nun” gibi “üçüncü tekil şahıs” zamirleriyle ifade edilmektedir. İster İkinci Tekil Şahıs, isterse Üçüncü Tekil Şahıs olsun, her iki gurup zamir de Teklik ifade eder. Allah’ın zatının ve ulûhiyetinin söz konusu edildiği hiçbir yerde “Siz” veya Onlar” gibi çoğul ifadeler kullanılmaz. Fatiha’da da “Yalnız Sana ibâdet ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz ” şekliyle ifade buyrulmuştur.

Azametinin, güç ve kudretinin vurgulandığı ayetlerde ise Yüce Allah “Biz” zamiri ile ifade edilmektedir.

Tüm dünya milletlerinin dillerinde otorite sahipleri güç ve kudretlerini anlatırken “Biz” ifadesine başvururlar. Fermanlarında, söylevlerinde hep “Biz” ifadesini kullanırlar. Bu, Kur’ân inmeden de böyle idi, şimdi de aynen devam edip gitmektedir.

Kısaca Rabbimizin “Biz” ifadesi Kendisinin azamet ve kibriyasını; büyüklüğünü, ululuğunu vurgulamak içindir. Kesinlikle çoğul anlamında değildir. Çoğulluğu nefyeden yüzlerce âyet vardır. Ayrıca taaddüdü kudema akla da menafidir.

Buna rağmen maalesef Allah’ın tasarruflarında üçler, yediler, kırklar, kutuplar, gavslar gibi ortaklar kabullenen bahtsızlar da mevcuttur.

Meseleye vakıf olan ilim sahipleri Rabbimizin “Biz” ifadelerini “Biz Azîmüşşan” olarak ifade etmek suretiyle isabetli bir anlayış ve hizmet ortaya koymuşlardır.

H.Yılmaz

Kur’an’ın indirildiği geceyi Bakara şöyle anlatır:

“Ramazan ayı öyle bir aydır ki onda insanlara yol gösteren, hakla bâtılı ayıran, hidâyet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur’an o ayda indirildi.”  (Bakara 185)

Duhan suresindeki âyet-i kerîmede de Rabbimiz Kitabını indirdiği geceyi anlatırken şöyle buyurur:

“Apaçık olan Kitaba andolsun ki, Biz onu, kutlu bir gecede indirdik. Doğrusu Biz, insanları uyarmaktayız.” (Duhan 13)

Bir de Kadir kelimesi takdir anlamına, kader anlamına gelir. Bakın bu husus Duhan sûresinde şöyle anlatılır:

“Katımızdan bir buyrukla, her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Doğrusu Biz öteden beri elçiler göndermekteyiz. Eğer kesin olarak inanırsanız bilin ki, bu senin Rab-binden, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbinden bir rahmettir. O, işitendir, bilendir.” (Duhan 4)

Rabbimiz buyuruyor ki, her hikmetli iş bu gecede ayrışır, ayrıştırılır. Her önemli muhkem iş, her sağlam iş o gece ayrıştırılır ve takdir edilir. Her önemli iş icra edilmek üzere o gece karara bağlanır, yazılır ve takdir edilir. Kâinatın kaderiyle, insanların ve tüm varlıkların kaderleriyle ilgili olan tüm olayların bir yıllık takdiri, ya da değerlendirilmesi bu gecede yapılır. Gelecek seneye kadar kulların kaderleri, kulların rızıkları, ecelleri ve başlarına gelecekler, olup bitecekler ayrıntılı bir şekilde bu gecede belirlenir ve karara bağlanır.  

A.Küçük

Biz onu (Kuranı) kadir Gecesinde indirmeye başladık.

Ayetteki enzelna fiili “indirmek, öğretmek”, leyletül-kadr tamlaması ise “Kadir gecesi” demektir.

Yüce Allahın kendisi için “Biz” demesinin muhtemel başka bazı gerçekleri de şöyle sıralanabilir.

1. Yüce Allah, kendi yüceliğini ve erişilmezliğini insanlara hatırlatmayı amaçlamış olabilir.

2.Yüce Allah insanlara” Biz” diyerek istişarenin önemini kavratmayı amaçlamış olabilir.

3. Yüce Allah, bununla insanlara tevazu, alçak gönüllüğü ve (Ben” değil, “Biz” demeyi öğretmeyi kast etmiş olabilir.)

4.Yüce Allah, kâinatı idarede görevlendirdiği meleklere işaret etmiş olabilir.

5. Yüce Allah, özellikle insanların uyarılması ve bilgilendirilmesi amacıyla “melek elçi görevlendirme sistemi” ne dikkat çekmek için ”Biz” ifadesini kullanmış olabilir. Elbette her konuda olduğu gibi bu konuda da gerçeği sadece Yüce Allah bilir 

Ayetteki Hu zamiri neyi ifade etmektedir.?

Enzelnâhu ifadesindeki hu zamiri, ya Alak suresinin ilk ayetlerini veya bu sureyi ya da Kuran’ı, yani vahyi ifade etmektedir. Bu son ihtimal, gramer açısından hu zamirinin ait olduğu kelimeyi bulmada da yol göstermektedir. Çünkü bu sureden hemen önce24. Sırada indirilmiş olan Abese suresinin 11. Ayetinde “Kuran” a, yani vahye, onun öğüt oluşuna dikkat çekilmekte, böylece bu surenin ilk ayetindeki zamir de aynı şeyi göstermiş olmaktadır. Söz konusu zamirin 23. Sırada indirilen Necm suresinin 1-4 veya 59 ayetine gitmesi de mümkündür.

Vahyin inzali ne demektir?

Enzelna fiili, “indirdik, öğrettik, bildirdik” gibi anlamlara gelir. Buradaki öncelikli anlam, Kuran’ın ilk ayetlerinin yani alak suresinin ilk beş ayetinin Kadir gecesinde indirilmeye veya öğretilmeye başlanmasıdır.

İnzal kelimesi, tıpkı Araf 7/26 ve Hadid 57/25 te olduğu gibi, “vermek, öğretmek, bahşetmek” anlamlarına da gelir. Bu durumda Kuran’ın inzali, onun öğretilmesi ve ihsan edilmesi demektir.

İnzal kelimesi, “indirmek” anlamına da gelir. Bu durumda tıpkı yağmurun indirilmesi gibi, vahyin de yukarıdan, yani ilahi makamdan indirilişi kast ediliyor demektir. Yukardan indirmek, indirilen yerin yüceliğini ifade ettiği gibi, inen vahyin değerini de ortaya koymaktadır.

İnzal kelimesinin, Kehf 18/107 ve Fussilet 41/32 de olduğu gibi, nüzul şeklinde bir de “ikram” anlamı vardır. Bu durumda “Kuran’ın inzali” demek, onun insanlara ikram edilmesi demektir. Duha 93/11 de ifade edildiği gibi Kuran’ın bir nimet olduğu düşünüldüğünde, ikramın anlamı daha kolay kavranacaktır.

Vahyin “İnzali” ile “Tenzili” farklı mıdır?

Baştan belirtelim ki, Kuran’ın indirilmesinden söz edilen tek gece Kadir gecesidir. Duhan 44/3 te leyle-i mübareke ile kast edilen gece de aynı gecedir. Çünkü hem Kadr suresinin devam eden ayetlerinde, hem de Duhan suresinin 3-6 ayetlerinde işlenen konular, büyük ölçüde aynıdır. Her ikisinde de vahyin insanlarla ilgili düzenleyici özelliğine dikkat çekilmektedir.

Kuran’ın indirilişi hakkında “topluca indirilişe” delil sayılan Duhan 44/3 te de, “peyder pey indirmeye” delil sayılan Bakara 2/185, Kadr 97/1 ve daha pek çok ayette aynı kelime, yani enzelna/enzele/ünzile fiilleri kullanılmaktadır. Ayrıca tenzilin “peyder pey indirmeyi” ifade ettiği Kabul edilse de bu Kabul, Furkan 25/32 ile de uyuşmamaktadır. Çünkü orada kâfirlerin, “Kuran’ın topluca indirilmesi” teklifi yer almakta ve nüzzile fiili kullanılmaktadır. Dahası, Al-I İmran 3/3 ve 4. ayetlerde Kur’an’ın topluca indirilmesi” teklifi yer almakta ve nüzzile fiili kullanılmaktadır. Dahası, Al-i İmran 3/3 ve 4. Ayetlerde Kuran’ın indirilişi hakkında hem nezzele, hem de enzele fiili kullanılmaktadır.

Özetle söyleyelim ki Kuran’ın “inzali” de, “tenzili” de, “nüzulü” de tek indirilişi anlamında kullanılmaktadır. Bunların anlam farkının olduğunu ileri sürerek iki kez indirildiğini iddia etmek, Kuran’ı delilden yoksun bir görüştür.

Kadir gecesi, “kıymet, ölçü gecesi” anlamına gelir. Kâinata kıymet ve ölçünün verildiği gece olan kadir gecesi, Kuran’ın da insanlarla ilk buluşturulduğu gecedir. Gecenin kıymeti, onda indirilen vahiy nedeniyledir. Bakara 2/185 ayet gereği “ramazan ayında” ve Duhan 44/3. Ayet gereği “mübarek ve bereketli bir gecede” indirilmeye başlanan Kuran, aydınlatan bir ışık olarak, karanlıklara inat, bir nur şeklinde Kadir gecesinde ilk defa insanlarla buluşturulmuştur.

M.Okuyan

“Vahiy” kelimesinin Kur’ân’da sözcük anlamıyla kullanıldığı ayetler “Allah ile ilgili olan” ve “Allah ile ilgili olmayan” olmak üzere iki grupta toplanabilir.

Allah ile ilgili olarak kullanıldığı ayetlerde “vahy” sözcüğü şu değişik anlamlara gelmektedir:

“Emir ve bir iş yaptırma”:

Ve her göğün işini kendisine vahyetti. Fussilet; 12.
İşte o gün yerküre tüm haberlerini; Rabbin kendisine vahyettik lerini bir bir söyler. Zilzâl; 4 – 5.
Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve kovanlarda evler [yuvalar] edinmesini vahyetti. Nahl; 68.
Ve Rabbin meleklere vahyediyordu [emrediyordu]; “Ben sizinle birlikteyim, inananları destekleyin. Enfâl; 12.

“İma etme, ilham”:

Ve hani havarilere: “Bana ve elçime inanın” diye vahyetmiştim de onlar, “inandık ve bizim gerçekten teslim olduğumuza tanık ol” demişlerdi. Maide; 111.

“İlham ve rüya”:

Mûsâ’nın anasına: “Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu akıntıya bırakıver, korkma ve üzülme. Çünkü biz onu sana döndüreceğiz ve kendisini peygamberlerden biri yapacağız” diye vahyettik. Kasas; 7.

Allah ile ilgili olmadan kullanıldığı ayetlerde de “vahy” sözcüğü yine değişik anlamlar ifade eder:

“İma etmek, işaret etmek”:

O [Zekeriya] , bunun üzerine mihraptan kavminin [halkının] karşısına çıkıp sabah akşam Rablerini tesbih etmelerini vahyetti [işaret etti] . Meryem; 11.

“Fısıldama, gizli konuşma”:

Böylece Biz her peygamber için ins ve cin şeytanlarını [her kötü kişiyi] düşman yaptık. Onlar aldatmak için birbirlerine süslü ve yaldızlı sözler vahye derler [fısıldarlar] . En’âm; 112.

“Teşvik etme, telkin etme, söyleme”:

Ve gerçekten şeytanlar dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahye derler [telkinde bulunurlar] . En’âm; 121.

Kadir Gecesinin (mahiyetinin) ne olduğunu sen nereden bileceksin!

Cevabı, vahyin desteği olmadan, insana idrakiyle bilinemeyeceği vurgulanan bir sorudur; çünkü cevap bir sonraki ayette bizzat Yüce Allah tarafından verilmektedir. Bu soru türü hakkında Beled 90/12 de geniş bilgi vermiştik. 

M.Okuyan

Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin.

Kadir gecesini Hz. Peygamberin bilmediğine işaret eden bu ayet, “Bir insan bilmediği bir şeyi nasıl yazar? Bir insan kendisi yazdığı kitapta bilmediğini itiraf edip ardından o konuyu açıklayabilir mi? Sorularını gündeme getirir. Bu soruları da, Kuran’ın Hz. Peygamber tarafından yazılmadığına delil olarak gösterebiliriz.

B.Bayraklı

وَالْكِتَابِ الْمُبٖينِ

Apaçık Kitaba andolsun
اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ فٖى لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ اِنَّا كُنَّا مُنْذِرٖينَ

Gerçekten Biz onu mübarek bir gecede indirdik, gerçekten biz uyaranlarız.
فٖيهَا يُفْرَقُ كُلُّ اَمْرٍ حَكٖيمٍ

Hikmetlerle dolu her iş ve oluş o gecede ayırt edilir,
اَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا اِنَّا كُنَّا مُرْسِلٖينَ

Katımızdan bir emir olarak. Hiç kuşkusuz biz, resuller göndeririz, (Duhan 44/2-5)

Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

الفشهر - bin ay” ifadesi, söylenenin önemine dikkat çekmek üzere mübalâğa üslûbuyla ifade edilmiş bir sözdür. Dünyanın her yerinde ve her dilde bu tür mübalâğa ifadeleri kullanılmaktadır. Mübalağa sanatı, Arapçada ve dolayısıyla Kur’ân’da da kullanılan bir anlatım aracıdır. Kur’ân’da mübalağa üslubuyla kullanılan ifadeler genellikle övgü veya saygıya değerlik belirtmek için kullanılmıştır. “Bu asker bin askere bedeldir” örneğinde olduğu gibi, bu âyette de “Bu gece bin aydan daha hayırlıdır/yararlıdır” denilmiştir. “Bin ay” zaman olarak ortalama bir insanın ömrüne eşittir. Dolayısıyla bin aydan daha yararlı olan Kadir gecesi, aynı zamanda bir insanın da ömrüne bedel bir değerdedir. Bilinmelidir ki, bir ömre bedel değerde olan bir şey, her insan için mutlak bir önemi ifade eder.

H.Yılmaz

Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.

Ayetteki leyletül-kadr tamlaması “Kadir Gecesi”, hayr kelimesi “daha hayırlı”, elfi şehr tamlaması ise “Bin ay” demektir.

Burada kadir Gecesinin 1000 aydan, yani yaklaşık olarak 83 yıldan veya 30.000 günden daha hayırlı olduğu hatırlatılırken, bu gecenin ortalama bir insan ömrüyle eşdeğer olduğu söylenmek istenmektedir.

İçinde Kuran’ın nurunun bulunduğu her an, insanın kadir anı olmaktadır diyebiliriz. Kuran ile dolu bir hayat Kuransız bin hayattan ileridir ve değerlidir. Bu nedenle Kadir Gecesinin kıymeti de Kuran dan gelmektedir. Kıymet gecede değil, geceyi nitelendiren olaydadır ki o da Kuran’ın o gecede vahyedilmeye başlanmasıdır. İçinde vahyin bulunmadığı geceye Kadir gecesi denmeyeceği gibi, öyle bir gecenin diğerlerinden herhangi bir farkı yoktur.

M.Okuyan

Lafzen, “melekler ve [ilahî] esin”. Ruh teriminin bu şekildeki karşılığı için bkz. 16:2'nin birinci cümlesi ve ilgili dipnot 2. Bu ayet, terimin Kur’an'da “ilahî esin/ilham” anlamında kullanıldığı tartışmasız ilk örnektir. Tenezzelu'nun kullanıldığı gramatik kalıp, tekrarlanma, sıklık veya çokluğu gösterir: bu nedenle -İbni Kesîr'in de görüşüne uygun olarak- “bölük bölük inerler” şeklinde çevirdim. 

M.Esed

Bir kıraate göre: "Her kişi için melekler iner"  Bundan kasıt, Cebrail'dir. Fazilet ve şerefi dolayısıyla onun zikri diğer meleklerden ayrı olarak, yapılmıştır. Yani o kendi kendine gelmez. Allah'ın izni ile gelir. "Her emir “den kasıt, Duhan suresi 5. ayetteki "emr-i hakim" (hikmete dayanan iş) tir. 

S.Ateş

Melekler, beraberinde Ruh (vahiy) de varken Rablerinin izniyle inerler.

Ayetteki tenezzelü fiili “inmek”, el-meleâkieh kelimesi “melekler” er-ruh sözcüğü “vahiy, Cebrail, ruh”, izn kelimesi “izin, emir” demektir.

Ayetin başında tenezzelü fiili kullanılmaktadır. Bunun anlamı hakkında farklı açılımlar yapmak durumundayız. (Fussilet /30-32) ayetlerde, “Rabbimiz Allah ”tır. Deyip istikamet üzere olanlara meleklerin ineceği, kendilerine korku olmadığı, hüzünlenmemeleri gerektiği, cennetlik olacakları, dünya hayatında da ahiret hayatında da dostlarının melekler olduğu, cennette arzu ettikleri her şeyin Yüce Allahın bir ödülü ve ağırlaması olarak kendilerine verileceği açıkça bildirilmektedir. İşte bu ayetlerde meleklerin inişinden söz edilmektedir. Dolayısıyla, inişi “tek” e indirgemek anlamındaki yorumlar sorunludur.

Ayetteki er-ruh kelimesi ve hâ zamiri bağlamında iki farklı anlam ihtimali söz konusudur.

1. Mümin 40/15 ve Şura 42/52 gibi ayetlerde geçen er-ruh/ruh kelimesi “vahiy “anlamına gelmektedir. Dolayısıyla fihâ ifadesindeki ha zamirini “meleklere” göndermek ve tercümeyi şöyle yapmak durumundayız. “melekler, beraberlerinde Kuran vahyi de bulunduğu halde Rablerinin izniyle inerler.”

Özellikle Nahl 16/2 de meleklerin ruhu indirdiği” nden söz edilmesi, bu ayetteki er-ruhun “vahiy “olduğunun bir delilidir.

Tercihimizin bir başka gerekçesi de, bu surenin vahyin indirilişi ile ilgili oluşudur. Bütün surede vahyin Kadir Gecesinde indirilmesinden söz edilmektedir. Vahyin hayata dair getirdiği ilkeler, meleklerin Allah’ın izniyle gelişi, vahyin törensel indirilişi, her isle ve herkesle alakalı oluşu ve karanlıkları bitirip insanlığı aydınlıkla buluşturması gibi hususlar, vahyin özelliklerindendir. Bu nedenle biz, maksadı vahiy ile ilişkilendirmekte ve yorumlarımızı da bu doğrultuda yapmaktayız.

2. Burada geçen er-ruh kelimesi, bazı âlimlerimiz tarafından “Hz. Cebrail”, ayetteki fihâ ifadesi de “o gecede” şeklinde yorumlanmaktadır. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “melekler ve ruh o gecede Rablerinin izniyle inerler.” Bu yorum Hz. Peygamberin vahyi almaya başladığı gece için doğru olsa da, başka sorunlar vardır.

a. “melekler” ifadesi Hz. Cebrail’i de içerdiği için ayrıca “ruh” un zikredilmesine gerek yoktur. Bu noktada ilgili görüş sahipleri Cebrail as. ın vahyi getiren melek olması itibarıyla bir ayrıcalığın bulunduğunu belirterek görüşlerini desteklemeye çalışsalar da bunun bir zorunluluk olmadığı kanaatindeyiz. Ayetin başka türlü anlaşılması mümkün olmasaydı bu izahlar makul olabilirdi.

b. Hz. Peygamberden sonra vahyin inişi gerçekleşmemektedir. Oysa ayetteki tenezzelü fiili, bütün zamanları, özellikle de hali ve gelecek zamanı içerecek şekildedir.

c. Ayetin başındaki fiil, geniş zaman ifade ettiği için meleklerin inişinin devam ettiğini söylemek durumundayız. Bu durumda söz konusu inişin devamının, vahyin gerçekleriyle buluşanlara yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Vahiy ile yani onun aydınlık mesajı ile buluşanlara meleklerin inişi devam etmektedir, diyebiliriz.

Ayetteki er-ruh kelimesi “vahiy” anlamına alınabilir. Bunun bunun bazı delilleri şunlardır:

Ayrıca (Meryem19/ 64) te de, bu inişin sürmekte olduğunu ifade eden netenezzelü kalıbı kullanılmaktadır. Demek ki meleklerin inişi devam etmektedir.

Bi izni Rabbihim ifadesi, meleklerin inişinin kendiliğinden olmadığını, Yüce Allahın emir ve izni sayesinde gerçekleştiğini göstermektedir. (Meryem 19/64) ayet bunun delilidir. “Biz, ancak ve ancak Rabbimizin emriyle ineriz” 

M.Okuyan

Melekler [haberciler] , içlerinde ruh olduğu halde, Rablerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten.

Âyette geçen “تنزّل - tenezzelü” kelimesinin aslı “تتنزّل - tetenezzelü”dür. Bu sözcüğün kullanıldığı “Tefa’ul” kalıbı, gramer yapısı itibariyle bir iş, oluş ve hareketin tekrar edip duran bir süreç olduğunu, bir olaydan sonra o olayın üst üste tekrarlandığını anlatır. Tefa’ul kalıbının bu anlam özelliğinden dolayı “تنزّل - tenezzelü” ifadesinin “Melekler iner [hulûl eder], sonra yine iner [hulûl eder], sonra yine iner [hulûl eder]…” ya da “…inmeyi [hulûl etmeyi] sürdürür…” şeklinde anlaşılması gerekir. Bu anlamın Türkçeye “iner dururlar/ hulûl eder dururlar” veya “iner de iner, hulûl eder de hulûl eder” şeklinde çevrilmesi daha da uygun olur. “Nüzul” sözcüğünün esas anlamı “hulûl [girmek, içe işlemek, nüfuz etmek]” demektir. Bu anlamdaki “giriş”, “duhul” sözcüğüyle ifade edilen “giriş” ten farklıdır. Hulûl etmek, gizlice, haber etmeden, fiziksel bir etki yapmadan girip girdiği nesnenin her bir zerresine homojen olarak yerleşmek şeklinde bir giriştir [İbn Menzur; Lisânu’l-Arab Cilt.8, S.523, Darülhadis Kahire-2003]. Nitekim Mümin sûresinin 15. âyetinde ruhun hulûlü [içe yerleştirilmesi] “تنزّل - tenezzül” sözcüğüyle değil “القائ - ilqa [koymak, bırakmak]” sözcüğüyle ifade edilmiştir.

Bu nedenle, âyette geçen “inme” ifadeleri “hulûl etme” anlamıyla açıklanacaktır. Bazı sapkın inançlarda Allah’ın bazı kişi veya eşyaya girişi olarak kabul edilen “hulûl inancı” konumuzun dışındadır.

Zaman içerisinde “yukarıdan aşağı giriş” e de “iniş” anlamı verilmiş ve daha sonraları “nüzul” sözcüğü de “iniş” anlamında kullanılır olmuştur. Özellikle halk kültünde melekler gök varlığı kabul edildiğinden, meleklerin de gökten indikleri tasavvur edilmiştir.

Surenin buradan itibaren doğru anlaşılabilmesi, “melek-melâike”, “meleklerin inişi [girişi]” ve “ruh” kavramlarının doğru bilinmesine bağlıdır. Bu kavramlar Kur’an’dan öğrenilmeyip örf bilgileri ile değerlendirilirse, sure anlaşılamaz ya da yanlış anlaşılır.

Necm sûresinde “melek” sözcüğünün iki farklı kökten de gelebileceği belirtilmişti. Buna göre, eğer “ئلوك - üluk” kökünden geliyorsa “elçiler [haberciler]”, “ملك - milk” kökünden geliyorsa “yönetim güçleri” anlamlarına geldiği ifade edilmiş, hangi kökten ne anlama geldiğinin ancak sözcüğün yer aldığı pasajın kontekstinden [bağlamından] anlaşılacağı açıklanmıştı.

Meselâ, meleklerin nüzulünü [hulûlünü] konu alan aşağıdaki ayetlerden bazılarında “melek” sözcüğü “elçiler [haberciler]” anlamında, diğer bazılarında da “yönetim güçleri” anlamında kullanılmıştır.

ملك - Melek” sözcüğünün “elçiler [haberciler]” anlamında kullanıldığı âyetler:

Kullarından dilediğine melekleri, emrinden [kendine özgü iş] olan ruh ile “Gerçek şu ki: Benden başka ilâh yok, o hâlde benden sakının” diye uyarmaları için indirir/ hulûl ettirir. Nahl; 2.

Şu bir gerçek ki, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine, melekler iner durur [hulûl eder durur] ; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz size, dünya hayatında da ahirette de [yol gösteren, yardım eden] Yakınlarız. Orada sizin için nefislerinizin arzuladığı şey var. Orada sizin için istediğiniz şey var. Gafur ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak…” Fussilet; 30 32.

Hani sen inananlara, “Rabbinizin indirilen/ hulûl ettirilen üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Âl-i İmran; 124.

Melek” sözcüğünün “yönetim güçleri” anlamında kullanıldığı âyetler:

Biz melekleri ancak gerçekle indiririz ve o zaman, asla göz bile açamazlar. Hicr; 8.

Hani elçiler onlara önlerinden, arkalarından gelerek şöyle demişlerdi: “Allah’tan başkasına ibâdet/kulluk etmeyin!” Şöyle cevap vermişlerdi: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri inkâr ediyoruz.” Fussilet; 14.

Ve: “Ona bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık iş mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. En’âm; 8.

Görüldüğü gibi, örnek olarak verilen âyetlerin hepsi de meleklerin nüzulü [hulûlü] ile ilgili âyetlerdir. Bu ayetlerde “melek” sözcüğü ile hep aynı şey kastedilmemiş olmasına rağmen, hangi âyette ne kastedildiği kolayca anlaşılmaktadır.

Bu noktada çok önemli bir hususa daha dikkat edilmelidir. Bu önemli husus, “elçiler [haberciler]” anlamındaki meleklerin ne iş yaptıklarıdır. Yukarıdaki örnek ayetlere bakıldığında elçi meleklerin inzar [uyarı] ve tebşir [müjdeleme] görevi yaptıkları görülmektedir. Hâlbuki meleklerin inzar ve tebşir görevi yapmaları mümkün değildir. Çünkü Kur’ân bu görevlerin ya peygamberler ya da vahyedilmiş kitaplar tarafından yapıldığını belirtmektedir. Uyarı ve müjdeleme ile ilgili olan âyetlerin tümünden anlaşılan mesaj da uyarı ve müjdeleme görevinin peygamberler ve vahyedilen kitaplar dışında herhangi bir varlık tarafından yapılmadığıdır. (Mümin 15, İbrahim 52, Ahkaf 12, Furkan 1, Fussilet 3, 4, 14, Bakara 97, 119, 213, Nahl 89, 102, Neml 2, En’âm 48, 92, A’râf 2, Sebe; 28, Fatır 24, İsra 105, Ahzab 45, Feth 8, Nisa 165, Kehf 56)

Dolayısıyla “melek” sözcüğünün, “elçiler [haberciler]” anlamında kullanıldığı ayetlerde bu sözcükle kastedilenler “Kur’ân Âyetleri ”dir. Talâk sûresinin 10 ve 11. âyetlerine göre zaten Kur’ân’ın bir adı da “rasül [elçi]”dür. Bu elçi [haberci], toplumun canı demek olan güvenilir ve kutsal bilgiler içermektedir.

Buraya kadar 4. âyet kapsamında “nüzul” sözcüğü ile ifade edilen “inme” kavramına ve “melek” sözcüğünün Kur’ân’daki kullanılışına değinilmiştir. Şimdi de “meleklerin inişi”, “ruh” ve “ruhun inişi” konuları incelenerek surenin mesajının daha iyi anlaşılmasına çalışılacaktır.

MELEKLERİN İNİŞİ: Bugüne kadar “melek” kavramı Kur’ân’daki kullanımı dikkate alınarak ve vahiy perspektifi içinde ele alınmadığından, meleklerin hep gökte yaşadıkları ve gökten yeryüzüne indikleri kabul edilmiştir. Rivayetçiler meleklerin daima uçsuz bucaksız yedi kat gökten, Arş’tan, Kürsî’den yeryüzüne indiklerini iddia etmişler fakat onları ufacık dünyaya sığdırmayı da içlerine sindirememişlerdir. Yeryüzüne indirilen ama oraya sığdırılamayan meleklerin geri dönüp dönmedikleri konusunda ise herhangi bir açıklama yapmamışlardır. Buna karşılık meleklerin yeryüzüne niçin indikleri konusunda birçok asılsız öngörü ileri sürmekten de geri kalmamışlardır:

Bazılarına göre melekler insanların taatlerini, kulluktaki ciddiyet ve samimiyetlerini görmek için [meraktan] inerlermiş.

Bazılarına göre melekler, cennetlik insanları ziyaret edip onlara selâm vermek için inerlermiş. Zira kimi ziyaret edip selâm verirlerse onların günahları affedilirmiş.

Allah Kadir gecesinin faziletini yeryüzündeki taata, ibadete bağlamış. Melekler yeryüzüne inip göktekinden daha çok sevap kazanmak isterlermiş. Yeryüzüne de bunun için inerlermiş. Bu tıpkı daha çok sevap kazanmak için Mekke’ye gitmeye benzermiş.

Kişinin büyüklerinin yanında yaptığı ibâdet ve tâat, yalnızken yaptığından daha değerli imiş. Böylece meleklerin yanında yapılan ibâdet ve tâat, yanlarında melekler olmadan yapılandan daha çok sevap getirirmiş. Allah da kulları daha çok sevap kazansınlar diye melekleri yeryüzüne indirirmiş.

Bazı rivayetler de İsrailliyatın Müslümanlar arasında revaç bulmasıyla oluşmuştur. Mesela Yahudi kültürünü Müslümanlar arasında yaymakla meşhur olan Ka’b el-Ahbâr’dan nakledilen şu rivayetler ibret vericidir:

“Sidre-i Münteha, cennetin komşusu olan yedinci kat göğün sınırındadır. Binaenaleyh Sidre, dünya havası ile âhiret havası çizgisi üzerindedir ve kökü cennette, dalları Kürsi ’nin altındadır. Sidre ’de sayılarını ancak Allah’ın bilebileceği kadar çok melek vardır. Bunlar hep Allah’a ibadetle meşguldürler. Cebrail’in makamı da Sidre ’nin tam ortasındadır. Buradaki her meleğe, müminler için merhamet etme ve anma duygusu verilmiştir. Dolayısıyla bu Sidre melekleri, Kadir gecesinde Cebrail ile birlikte dünyaya inerler. Binaenaleyh bu gecede, yeryüzünün her tarafında ya secdeye kapanmış yahut mümin ve müminlere dua ile meşgul melekler vardır. Cebrail ise istisnasız herkesle musafaha eder [tokalaşır]. Bu musafaha nın alâmeti, musafaha ettiği kimsenin tüylerinin ürpermesi, kalbinin rikkate gelmesi ve gözlerinin yaşla dolmasıdır. Bu haller, Cebrail’in o kimseyle musafahasından kaynaklanmadadır.”

Meleklerin iniş nedeniyle ilgili olarak dile getirilen ilginç açıklamalardan biri de şudur:

Bilindiği gibi, Yüce Allah yeryüzünde bir halife kılacağını murat edip bunu meleklere bildirince, melekler “Sen yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek birilerini mi halife yapacaksın? Hâlbuki biz seni tespih ve takdis edip duruyoruz” demişlerdi. Allah da “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diye cevap vermişti Bakara; 30.

Bu âyetle ilişki kurularak yapılan açıklama, Kur’an’a kulak vermemenin trajik sonuçlarını gösterir niteliktedir: Meğer Allah melekleri kendisine yaptıkları bilgisizce itirazlarını ve terbiyesizliklerini yüzlerine vurmak için yeryüzüne indirirmiş. Onlara “Bakın bakalım, benim kullarım sizin dediğiniz gibi yeryüzünde bozgunculuk mu yapıyor, kan mı döküyor, yoksa her biri oruç tutarak, namaz kılarak, secde yaparak, rükû yaparak bana kulluk mu ediyor?” dermiş. Melekler de Kadir gecesinde namaz kılanı, mevlit okuyanı, tespih çekeni, zikir yapanı görerek “Ya Rabbi, biz büyük hata etmişiz, senin halife yaptığın kulların bizden daha da melek imiş, özür dileriz” derlermiş.

Gerek bu safsatayı uyduranlara ve gerekse buna inananlara, söz konusu meleklerin yeryüzüne inişlerinde insanlığın genel vahşet ve zilletini, nankörlüğünü, özellikle de Müslümanlığı elden bırakmayanların vahşetini, Ahmetlerin Mehmetleri, Mehmetlerin de Ahmetleri vahşîce katlettiğini, insanların birbirlerinin kanlarını nasıl emdiklerini, Rablerini bırakıp nasıl kula kul olduklarını, fesatlarını [yeryüzünde ortaya koydukları yıkım ve kargaşayı], kısacası insanlığın ve özellikle de Müslümanların genel durumunu görüp görmedikleri de sorulmalıdır. Ne var ki, meleklerin yeryüzüne hatalarını anlamaları için indirildiğini ileri süren bu zihniyetten “Yüce Allah genel manzarayı meleklerden saklar” şeklinde bir cevap gelme olasılığı hiç de az değildir.

Bu tür gerçek dışı anlatıların terk edilip Kur’an’dan çıkarılan sorulara yine Kur’an’dan cevaplar aranmalıdır. Çünkü dinimiz ile ilgili olarak aklımıza gelebilecek “neden, niçin, nasıl” şeklindeki tüm soruların cevapları yine Kur’ân’da yer almaktadır.

“Melek” sözcüğünün “elçi [haberci]” anlamında kullanılışına örnek verdiğimiz âyetler “nüzul, melek ve melek çeşitleri” hakkında verilen bilgiler ışığında tekrar okunduğunda, Nahl sûresinin 2. ve Fussilet sûresinin 30–32. ayetlerinde “Gerçek şu ki: Benden başka ilâh yok, o halde Benden sakının!” diye inzar eden [uyaran] ve “Korkmayın, üzülmeyin! Size vaat edilen cennete sevinin!” diye tebşir eden [müjdeleyen] meleklerin aslında Kur’ân ayetlerinden başka bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. Keza, Âl-i İmran sûresinin 124. âyetinde Allah’ın inananlara üç bin melekle yardım ettiği yolundaki ifade, o gün savaş alanına gökyüzünden üç bin meleğin indiği anlamına gelmez. Bize göre bu âyette sözü edilen üç bin melek, o güne kadar inmiş olan Kur’ân Âyetleri ya da o savaş esnasında herkesçe bilinen yağmur ve rüzgâr gibi olaylardır. Çünkü gerek bu âyetlerin her birinin yaptığı uyarı ve verdiği müjdelerin manevi sonuçları, gerekse rüzgâr ve yağmurun sebep olduğu çamur gibi fizikî sonuçlar inananlara destek sağlamaktaydı ve bu destek Müslümanlara yetip artmaktaydı.

Kur’ân meleklerin inişinden söz ettiği gibi, şeytanların da inişinden [hulûl edişinden] söz etmektedir. Ancak geleneksel din anlayışı içinde pek konuşulmayan bu konu, bazı Müslümanlar tarafından neredeyse unutulmuş gibidir:

Şeytanların kime indiğini/ hulûl ettiğini [kimin içine yerleştiğini] size haber vereyim mi? Onlar, her iftiracı günahkâra iner/hulûl eder. Kulak kabartırlar. Onların çoğu da yalancıdır. Şuara; 221–223.

Bu âyetlerin yukarıda meali verilen Fussilet sûresinin 30–32. Âyetleri ile karşılaştırılması durumunda, birbirlerinin tam karşıtı olduğu görülmektedir.

RUH: Ruh kavramı bugüne kadar dinli veya dinsiz, müslim veya gayrimüslim birçok kişinin ilgi alanına girmiş, cahil veya bilgin birçok kimse tarafından ruh hakkında yüzlerce kitap kaleme alınmıştır. Bu eserlerde genellikle şu konular işlenmiştir:                                                                                                                                 Ruh nedir?                                                                                                                                                                 Ruh kaç tanedir?                                                                                                                                                       Ruhlar nerede bulunur?                                                                                                                                                  Ruh ve nefis aynı şey midir?                                                                                                                                           Ruh cisim midir, mahlûk mudur, enerji midir, kozmik bilinç midir, melek midir, varlıkların aslı mıdır?           

Ruh şeffaf, billûr, cins-i lâtif midir?                                                                                                                               Ruh mu yoksa ceset mi önce yaratılmıştır?                                                                                                             Ruh ölür mü?                                                                                                                                                                Ruh kabirde cesede geri döner mi?                                                                                                                    Dirilerin ruhları ölülerin ruhlarıyla buluşur mu?                                                                                                              Her şey ruhtan mı meydana gelmiştir?                                                                                                                                    Hayatı, hareketi, idraki sağlayan güç ruh mudur?                                                                                              Ruhun insanî, hayvanî, nebatî olmak üzere çeşitleri var mıdır?

Olgun ruh ile geleceği görebilmek, gelecekten haber verebilmek, zaman ve mekân dışına çıkmak mümkün müdür?

Bütün bunlardan başka, ruh ile ilgili bu eserlerde ruh çağırma, telepati, medyumluk, yoga, doğru rüya, büyü, sihir ve reenkarnasyon [ruh göçü] gibi konuların açıklanmasına da çalışılmıştır.

İnsanlık çok eski çağlardan beri bu konuların ardına düşmüş, psikoloji biliminin gelişmediği ve kuramlaşmadığı bu uzun süreçte vahyin doğrulamadığı, modern psikoloji biliminin de desteklemediği pek çok görüş ve anlayış ortaya çıkmıştır. Vahiy kontrolü dışında gerçekleşen zihin işçiliğinin en belirgin örneklerinden biri olan Eski Yunan Felsefesi kendi döneminde çok etkili olmuş, bu vahiy dışı felsefenin zihnin gizemli labirentlerindeki akıl sürçmeleri VIII. Yüzyılın ortalarında başlayan tercüme hareketleri sonrasındaki süreçte bazı Müslüman bilginleri de etkisi altına almıştır. Dolayısıyla evrensel merak konularından biri olan ruh ve ruha ilişkin konular İslam dünyasının da ilgi alanına girmiştir. Bazı Müslüman düşünürler Eski Yunan-Lâtin kabullerini güya İslamileştirerek kitaplarında İslâmî bilgiler olarak takdim etmişler, ruhun mahiyeti ve çeşitleriyle ilgili olur olmaz düşüncelerle dolu yüzlerce risale ve ciltlerce kitap yazmışlardır. Bu konuda yazılan en ciddî eser, İbn Kayyım el-Cevziyye [1299-1351, Hicrî 691-751] tarafından kaleme alınan “Kitabu’r-Rûh”dur. Ayrıca İmam Gazali de Eski Yunan felsefesinden derlediği bilgileri muhtelif eserlerinde dile getirmiştir. Ancak bunların hepsi de Kur’ân’ın ifade ettiği “ruh” kavramından çok uzaktır. Sonuç olarak bugüne kadar bu konuda Kur’ân kaynaklı ciddî bir çalışma yapılmamış, tabir yerinde ise asırlardan beri havanda su dövülmüştür. Ne var ki, yazarlarının isimlerinin önünde saygınlık belirten unvanlar bulunan bu kitaplardaki bilgiler hem doğru, hem de İslâmî kabul edilmiştir. Fakat asıl esef edilmesi gereken konu, bin dört yüz seneden beri yazılmış olan “tefsir” adlı kitapların hiç birinin Kur’an’a dayandırılmamış olması ve bu kitaplarda hep “Rivayet Tefsiri ”nin ön plâna çıkarılmış olmasıdır. Her bakımdan açık ve mufassal olan Kur’ân’ın bir takım asılsız rivayetlere ve İsrâiliyyât kaynaklarına kurban edilmesi Müslümanlar için çok acı bir durumdur. Öyle ki, rivayetlerin çokluğu ve farklılığı zihinleri iyice karıştırmış, gerek temel kavramlarımız ve gerekse inanç ve amel konularındaki bilgilerimiz çoğu zaman bu rivayetler doğrultusunda şekillenmiştir.

Tekrar “ruh” konusuna dönülecek olursa, öncelikle şunun belirtilmesi gerekir ki, yukarıda sayılan konular arasındaki “ruh” kavramının araştırılıp incelenmesi dinin değil psikolojinin konusudur. Psikoloji ilmi geliştikçe Kur’ân’ın bu alandaki müteşabih sözcüklerinin de muhkemleşeceği kesindir. Kur’ânî ve bilimsel olmamasına rağmen sırf saygın unvanlı isimlerce ileri sürülüp kitaplara geçirilen bir takım ilkel görüşler, bu tür müteşabih konuların teviline katkı sağlaması bir yana, meselelerin daha da kördüğüm olmasına yol açacak bir nitelik taşımaktadır. Bu nedenle o tür görüşlerin nakli ve tahlili yerine, Kur’ân’daki “ruh” kavramının yine Kur’ân ile açıklanması yoluna gidilmelidir. Amacımız Kur’an’ı belirsiz rivayetlerle değil, Kur’ân’ın kendi iç imkânlarıyla anlamaya ve açıklamaya gayret etmektir.

“Ruh” sözcüğünün esas anlamı “can” demektir. Sözcük “vücuh” ifade eden yani hakikat ve mecaz olarak birçok anlamda kullanılabilen bir sözcüktür.

Ansiklopedik anlamda ruh, “Genel olarak varlığın maddî olmayan boyutu ya da özü” olarak tarif edilmiştir [Ana Britannica, cilt: 26, s: 383 ]. Bununla uyku anında geçici olarak, ölüm anında ise sürekli olarak bedenden ayrılan “nefis”, yani beyindeki ana fonksiyon olan bilinç kastedilmiştir.

“Ruh” sözcüğü, yukarıda verdiğimiz hem sözlük hem de ansiklopedik anlamlara uygun olarak, “manevî benlik” ve “can” kavramları ile eş anlamlı kabul edilmiştir. Geniş anlamda “canlılık, duygu” demek olan ve ayrıca “karakter” anlamına da gelen “ruh” sözcüğü, mecazen bir şeyin özünü, en önemli ve en can alıcı noktasını ifade eden bir anlam taşımaktadır. Meselâ pasif kimseler hakkında kullanılan “ruhsuz” sıfatı sözcüğün geniş anlamına, “meselenin bütün ruhu buradadır” şeklindeki deyimleşmiş cümle de mecaz anlamına birer örnek teşkil eder. Sonuç olarak, yukarıdaki anlamlar etrafında “ruh” ile ilgili yüzlerce deyim üretilmiştir.

“Ruh” sözcüğünün geleneksel dinî terim anlamı, çok genel bir ifadeyle “Bedensel varlığı yaratıldıktan sonra Allah tarafından üflenmek suretiyle insana kazandırılan canlılık” şeklinde tanımlanmaktadır.

RUH SÖZCÜĞÜNÜN KUR’ÂN’DAKİ KULLANIMI

“Ruh” sözcüğü Kur’ân’da “İlâhî esinti, vahy/bilgi” anlamında kullanılmıştır. Vahyin bilgisizlikten dolayı ölü sayılan kalbe hayat verdiği, canın bedendeki işlevi ne ise vahyin de insanlık için aynı işlevi gördüğü, bu işlevi dolayısıyla bireyi ve toplumu kokuşmaktan koruduğu düşünülürse, “ruh” sözcüğünün sözlük, ansiklopedik ve dinî terim anlamlarıyla Kur’ân’daki anlamı arasında bir paralellik var gibi gözükebilir. Ancak sözcüğün kullanıldığı âyetler incelendiğinde, bu paralelliğin “ruh”un ne olduğu konusunda değil, sadece insan üzerindeki etkileri konusunda olduğu anlaşılır.

Kur’ân’da bahsedilen “ruh” [ilâhî esinti, vahiy] sadece bilerek ve isteyerek bu ruha sahip olan ve onu hayatına geçiren kişilere ve toplumlara anlamlı bir canlılık veren, onları kokuşmaktan koruyan bir şeydir. Fakat asla ölümün dışındaki canlılığı temsil eden ve her türlü rezilliği de kapsayan sihirli bir nefes değildir:

Ve sana ruhtan sorarlar. Deki: “Ruh Rabbimin emrindendir [işindendir] . Size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir.” İsra; 85.

O Refi’dir, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir. Buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden/ kendi işinden olan ruhu kullarından dilediğine ilka eder [bırakır] . Mümin; 15.

İkinci âyette ruhun hululü [inişi] “القائ - ilka [bırakmak, koymak]” sözcüğüyle ifade edilmiştir. Nitekim Âdem’e yapılan vahiyler [Bakara 37] ve Kur’ân’ın inişi için “وحى - vahy” veya “انزال - inzal” yerine “ilka” fiili kullanılmıştır [Neml 6].

İsra sûresinin 85. ayetinden başlayıp 93. ayetine kadar devam eden pasaj bir bütünlük içerisinde değerlendirilirse, burada konu edilen ruhun rivayet tefsirlerinde anlatıldığı gibi insan ya da herhangi bir canlının ruhu olmayıp açıkça “vahiy” olduğu görülür. Ancak İsra sûresinin 85. âyetinde de belirtildiği gibi, insana ruh konusunda verilen [vahyin şekli ve mahiyeti hakkındaki] bilgiler gerçekten azdır. Dolayısıyla bu konuda verilen bilgi ile yetinilmeli, temelsiz ve mesnetsiz görüşlerle bu konularda bilgi üretmeye kalkışılmamalıdır.

Ruhun indirildiği bildirilen birçok âyette aynı zamanda ruhun Rabbimizin emrinden olduğu da belirtilmektedir. Günlük dilde genellikle “buyruk” anlamında kullanılan “امر emr” sözcüğü, Kur’ân’da “iş [oluş]” anlamında da kullanılmaktadır. Sözcük tekil haliyle Kur’ân’da 153 kez geçmektedir. Sözcüğün çoğulu olan “umur [işler]” sözcüğü ise Hud sûresinin 97. Ve Âl-i İmran sûresinin 128. ayetlerinin de aralarında bulunduğu 13 âyette yer almaktadır. Bu bilgiler ışığında, “emrimizden bir ruh vahyettik” ifadesinden, Allah’ın işlerinden olan ruh vahyetme işinin yine O’nun tarafından gerçekleştirildiğini anlamamız gerekir.

Necm sûresinde de değinildiği gibi, “ruh” Allah’ın işlerinden biridir ve ruh indirilmesi [hulûl ettirilmesi] de sadece O’na aittir.

RUH/VAHİY NİÇİN VE KİME İNDİRİLİR?

İşte böylece sana da kendi emrimizden [kendi işimizden] olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur [ışık] yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin. Şûra; 52.

Allah’a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah’a ve elçisine karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurmuş olarak bulamazsın. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden olan ruh [güvenli bilgi] ile desteklemiştir. Onları, sürekli kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar Allah’ın hizbidir [yandaşlarıdır] . Dikkat edin, Allah’ın hizbi [yandaşları] başarıya ulaşanların ta kendileridir. Mücadele; 22.

Kesin olan şu ki, o, âlemlerin Rabbinin indirmesidir [hulûl ettirmesidir] .Onunla “güvenilir ruh” indi [hulûl etti] . Senin kalbine ki, uyarıcılardan olasın. Şuara; 192–194.

Bu âyetler üzerinde yeterince tefekkür edildiğinde, “روح - ruh” kavramının “orijinal [güvenilir] bilgi” demek olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Çünkü Mücadele sûresinin 22. âyetinde Allah’tan gelen güvenilir, sağlam bilgi [ruh] ile tüm inananların güçlendirildiği, desteklendiği açıkça ifade edilmektedir. Şuara sûresinin 193. âyetinde ise “er-rûhu’l-emin” tamlamasıyla kullanılarak bu bilgilerin [ruhun] “en güvenli, en yararlı bilgi” olduğu vurgulanmaktadır. Şuara sûresinin 193. âyetinde geçen “er-rûhu’l-emin” ifadesini Cebrâil olarak yorumlamak ve birçok mealde olduğu gibi âyeti “Onu Rûhu’l-Emin [Cebrâil] indirdi” diye çevirmek yanlıştır. Zira âyetteki “نزل - nezele” geçişsiz fiilini sanki geçişli imiş gibi anlamlandırmak, her şeyden önce âyetin lâfzî manasına aykırıdır. Ayrıca böyle bir çeviri, aynı surenin Kur’an’ı âlemlerin Rabbi olan Allah’ın indirdiğini bildiren 192. âyeti ile de çelişmektedir. Ruhullah, Rûhu’l-Kudüs, er-Rûhu’l-Emin ifadeleri ile ilgili detay İnşaallah Meryem sûresinde verilecektir.

RUHUN ÜFÜRÜLMESİ

Onu amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp ruhumdan içine üflediğim zaman, hemen ona secdeye kapanın. Sâd; 72.

Onu amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp ruhumdan içine üflediğim zaman, hemen ona secdeye kapanın. Hicr; 29.

Sonra da ona bir biçim verdi ve ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme gücü, gözler ve gönüller [bilgiye ulaşma yolları] var etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz! Secde; 9.

Allah’ın gerçek anlamda üfürmeyeceği bilindiğine göre, “üfürmek” ifadesinin mecaz olduğu hemen anlaşılmaktadır. Mecazi anlamda “üfürmek”, herhangi bir şeyden başkalarına en az miktarda vermeyi ifade eder. Türkçede bu anlam yine mecaz bir ifade olan “koklatmak” sözcüğü ile karşılanmaktadır. Bu durumda “ruhun üfürülmesi” ifadesi “çok az miktarda bilgi verilmesi, bilginin koklatılması” anlamına gelmektedir. Nitekim İsra sûresinin 85. âyetinde “De ki: Ruh Rabbimin işindendir. Ve size bilgiden ancak çok az verilmiştir” denilerek bu husus açıkça belirtilmiştir.

Ruhun Âdem’e üfürülmesinden ne kastedildiğine gelince; Kur’ân’da bu da açıklanmıştır:

Ve bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde Bir halife kılacağım” demişti de onlar; “Orada bozgunculuk yapan ve kan döken birini mi kılacaksın? Oysaki bizler, seni hamd ile tesbih ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz” demişlerdi. O, “Şu bir gerçek ki, ben sizin bilmediklerinizi bilmekteyim” dedi. Ve Âdem’e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere sundu ve “Hadi, haber verin bana şunların isimlerini, eğer doğru sözlüler iseniz” dedi. Dediler ki: “Yücedir şanın senin. Bize öğretmiş olduğunun dışında bilgimiz yok bizim. Sen, yalnız sen Âlim’sin, her şeyi en iyi şekilde bilirsin; Hâkim’sin, her şeyin bütün hikmetlerine sahipsin.” Dedi: “Ey Âdem, haber ver onlara onların adlarını.” O onlara onların adlarını haber verince, “Dememiş miydim Ben size! Ki Ben, göklerin ve yerin gaybını en iyi bilenim. Ve Ben, sizin açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da en iyi biçimde bilmekteyim” dedi. Ve o vakit Biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında melekler hemen secde etmişti. İblis yan çizmiş, kibre sapmış ve nankörlerden olmuştu. Bakara; 30–34.

Dikkat edilecek olursa, Sâd sûresinin 72. ve Hicr sûresinin 29. âyetlerine göre meleklerin secde etmesi, Âdem’in belirli aşamalardan geçirilerek [amaçlanan düzgünlüğe ulaştırılarak] nihaî şekle getirilip kendisine ruh üfürülmesinden sonradır. Bakara sûresinin 30–34. ayetlerinde ise meleklerin Âdem’e secde etmesinden önceki aşama “Âdem’in bilgilendirilmesi ve bilgisinin meleklerle karşılaştırılması” olarak açıklanmıştır. Sad ve Hicr surelerinde kullanılan “ruh üfürme” tabiri Bakara sûresinde yerini “bilgi ile bilgilendirmek” tabirine bırakmış, böylece “ruh üfürme” deyiminin “bilgi ile bilgilendirmek” anlamına geldiği açıklanmıştır.

“Ruh üfürülmesi” ifadesiyle kastedilenin Âdem’e verilen bilginin ancak koklatma düzeyinde olduğunun kanıtı ise İsra sûresinin 85. âyetidir. Ancak hemen belirtilmelidir ki, Âdem’e verilen bilginin koklatma düzeyindeki azlığı, Rabbimizin sonsuz bilgisine nispetledir. Yüce Allah’ın sonsuz bilgisi ve bilgeliği Kur’ân’da pek çok âyette vurgulanmaktadır:

De ki: Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenirdi, hatta bir o kadarını daha getirsek bile. Kehf; 109.

Ve eğer yeryüzünde ağaçtan ne varsa kalem olsa; deniz de arkasından yedi deniz katılarak onun mürekkebi olsa, Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphe yok ki, Allah Aziz’dir, Hâkim’dir. Lokman; 27.

Allah’ın ilmi böylesine sonsuz olunca, O’nun tüm peygamberlerine gönderdiği vahiy bilgilerinin toplamı da ancak bir koklatmadan [üfürmeden] ibaret olacaktır.

Sonuç olarak; melekler sıradan insana değil, kendisine ruh üfürülen [Rabbimizin sonsuz bilgisine nispetle az bir bilgi ile bilgilendirilmiş olan] Âdem’e, bir başka ifadeyle “adam” olmuş insana secde etmişlerdir. Secde etmenin aynı zamanda boyun eğmek anlamına geldiği de unutulmamalıdır.

Kur’ân’da Meryem’e de ruh üflendiği bildirilmiştir:

Ve o, ırzını titizlikle koruyan kadın. Ona ruhumuzdan üfledik de onu ve oğlunu âlemler için bir mucize yaptık. Enbiya; 91.

Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan İmrân kızı Meryem’i de örnek verdi. Biz onun içine ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdikledi ve içten bağlananlardan oldu. Tahrim; 12.

Ey ehlikitap! Dininizde aşırılığa gitmeyin. Ve Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah’ın elçisi ve kelimesidir. Ki Meryem’e ilka ettiği [ulaştırdığı] kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Artık Allah’a ve elçilerine inanın. “Üçtür” demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah Vâhid’dir, tek ve biricik ilâhtır. Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır O. Yalnız O’nundur göklerdekiler ve yerdekiler. Vekil olarak Allah yeter. Nisa; 171.

Bu ayetlerden, Meryem valideye bazı özel bilgilerin lütfedildiği anlaşılmaktadır. Ancak bu konunun teferruatı Âl-i İmran, Meryem ve Enbiya surelerindeki ilgili pasajlardan alınmalı ve bu olay Kur’ân’daki pasaj bütünlüğü içinde, Zekeriya (as)’ın durumunu açıklayan âyetler ile birlikte ele alınmalıdır. Çünkü yaşlı bir adam olan Zekeriya (as)’ın ve kısır eşinin çocuk sahibi olması ile Meryem’in erkeksiz çocuk doğurması, birbirini takip eden dönemlerde meydana gelmiştir.

Yukarıdaki ilk iki âyette geçen “ruh üfürme” tabiri, Nisa 171deالقائ - ilka [bırakma, ulaştırma]” tabiri ile açıklanmaktadır. “Ruh üfürme” tabirinin “az bir bilgi ile bilgilendirmek” anlamına geldiği artık bilindiğine göre, Meryem’e üflendiği bildirilen ruhun da onun hamile kalması için rahmine [dölyatağına] yapılan fizikî bir üfürük değil, mabette Zekeriya (as)’nın himayesinde bulunduğu sırada Meryem’e lütfedilen bilgi olduğu anlaşılmaktadır. Kur’an’a göre aynı tür bilgi daha önce Zekeriya (as)’ya verilmiş, onun hem yaşlı hem de kısır olan karısı da bu bilgi ile Yahya’yı doğurmuştur. Daha sonra bu kutsal bilgiyi/mesajı Meryem’e iletmekle görevlendirilen Zekeriya (as), Allah’ın elçisi olarak görevini yapmış ve kutsal bilginin doğruluğuna kanıt olarak da bu bilgi sayesinde “sapasağlam” bir insan olarak doğan Yahya’yı göstermiştir. Bu konuda daha detaylı açıklama inşallah Meryem sûresinde yapılacaktır.

Kadr sûresinin başından buraya kadar olan ve melekler ile ruhun indirilmesini de içine alan bölümün mesajı şöyle özetlenebilir:

Kim ki Allah’a teslim olur, O’nu kendisine Rabb edinir, [terbiyesini ve hayat akışını Allah’ın kurallarına göre ayarlar] ve kendisine bir Kadir gecesi tayin edip o andan itibaren hayatını Kur’an’a göre tanzim etmeye başlarsa, Allah’tan gelen ve içlerinde kutsal bilgiler [ruh] olan âyetler o insana iner, yani insanın içine [aklına, benliğine] hulûl eder, girer, iyice yerleşir. Böylece o insan, kendisine rehber, destek, müjdeci olan âyetler sayesinde Allah’tan başka ilâh edinilmemesinin, sadece O’na kulluk edilip O’ndan sakınılmasının bilincine varır, mutlu olur ve gerçek başarıya ulaşır.

İşte, meleklerin ruh ile inişi [hulûlü] budur.

Rablerinin izniyle her bir işten.

4. âyetin sonunda yer alan bu ifade; “Rablerinin izniyle her bir işten, her bir konuda bilgi vermek ve destek olmak için” demektir. Melekler ile ilgili diğer Kur’ân ayetlerinden anlaşılmaktadır ki, Allah’ın irade sahibi olmayan kulları olan melekler kendi kendilerine hiçbir şey yapamazlar; sadece Allah’ın kendilerine yüklediği muhtelif görevleri yerine getirirler. Kur’ân, çeşitli türleri olan bu varlıklara pek çok görevler yüklendiğini bildirmektedir. Ne var ki, bu farklı görevleri “Mevlit” yazarı Süleyman Çelebi gibi “Yüce Allah’ı sürekli tespih, tahmid ve tekbir etmek, hiç durmadan O’na rükû ve sücutta bulunmak” şeklinde açıklamak doğru değildir. Bu tür cahili anlayışlar meleklerin hiç durmadan “suphanallah” “elhamdülillah” “Allahu Ekber” deyip durduklarını, sürekli rükû ettiklerini ya da başlarını hiç secdeden kaldırmadıklarını belirterek kendilerince meleklerin ne tür işlerle meşgul olduklarını ifade etmeye çalışmışlardır. Melekler, Allah’ın varlığına, birliğine, büyüklüğüne, her türlü noksanlıktan arınıklığına kanıt teşkil eden, onun koyduğu kurallardan dışarı çıkmayan maddî ve enerjik varlıklardır.

Kur’ân tarafından “melek” olarak nitelendirilmiş olan Kur’ân ayetleri, Allah’ın verdiği göreve uygun olarak her bir konuda yol göstermek, bilgi vermek, destek olmak, müjdelemek için Kur’an’ı kendisine rehber edinmiş kişilerin içlerine inerler/ hulûl ederler. Bir bakıma her âyet o insana can olur, rehber olur, öğretmen olur, maddî ve manevî destek olur; o insanın her bir derdine, problemine reçete olur, merhem olur. Böylece o insan, Kur’an’ı rehber edinerek hayatında yapacağı devrim sayesinde bin ayını [Kur’ân ’sız geçebilecek ömrünü] daha değerli bir hâle getirmiş olur.

Duhan sûresinin 1–6. ayetlerinde de yine bir başka yönüyle Kadir gecesinden bahsedilmektedir:

Ha. Mim. O ayan-beyan gösteren Kitap’a yemin olsun ki, Biz onu mübarek [bereketli] bir gecede indirdik/ hulûl ettirdik. Hiç kuşkusuz biz uyarıcıyız. Hikmetlerle dolu her iş ve oluş o gecede ayırt edilir, -katımızdan bir emir [iş] olarak.- Hiç kuşkusuz biz, elçiler göndeririz, senin Rabb ’inden bir rahmet olarak. Hiç kuşkusuz O, gereğince duyan, gereğince bilendir.

Duhan; 1–6.

Bu ayetlerde Allah’ın uyarılmaya ihtiyaç duyan topluma peygamberler yolladığı, bundan dolayı mübarek bir gecede Kitab-ı Mübîn’i [özünde açık ve hakikati bütün açıklığıyla ortaya koyan Kur’an’ı] indirdiği ve böylece katından bir emir/iş olarak her hikmetli işin o gecede ayırt edildiği anlatılmaktadır.  H.Yılmaz

KURANDA MELEK KAVRAMI

Melek Kelimesi Hakkında:

Ayette geçen diğer bir kavram da (melek)tir. Melek kavramı, bütün hak dinlerde vardır. Mana ve mahiyetini açıklamakta insanlık çok zorluk çekmiş, iman alanına girdiği için de çözülemezliğine hükmedilmiştir. Bir varlığın mahiyetini açıklayamadığımız vakit, görevlerini tespit ederek o varlığı tanımlayabiliriz:

Melek, 'güç' manasına gelen melk'den türemiştir. Kuvvetli, güç sahibi manasına gelen Melek’in çoğulu melaikedir. Melek'in diğer bir anlamı da 'elçi'dir.

Meleklerin mahiyetini açıklarken 'enerji' veya 'ışın' kavramını kuşanmakta yarar görüyoruz. (Meleği enerji ile açıklama metodu, bilimin bugün vardığı gelişmeler çerçevesinde değerlendirilmelidir. Enerji kavramı yerine enerji ötesi bir varlık tespit edilecek olursa, bizim enerji kavramı ile ifade etmeye çalıştığımız meleklerin varlığını bu yeni bilgiler çerçevesinde değerlendirmek gerekecektir). İlahî kudreti ve yaratma sıfatını teklik âleminden çokluk âlemine taşıyan enerji gücüne melek diyebiliriz. Melekler, Allah'ın yaratma sıfatını madde âlemine yansıtan ve pratiğe dönüştüren güce sahip varlıklardır. Yaptıkları görevlere göre isim almakta ve maddeye bürünebilmektedirler.

Meleklerle ilgili şu açıklamaları yapabiliriz:

1.  Çeşitli ayetlerde, meleklerin savaşabilecek bir şekilde cisimlenip yeryüzüne indiklerine dair işaretler vardır:

O vakit sen inananlara şöyle dedin:

"Rabbinizin size indirdiği üç bin melek yetmiyor mu?" Evet! Sabreder ve itaatsizlikten sakınırsanız ve onlar hemen size karşı hücuma geçerlerse, Rabbiniz beş bin nişanlı melekle size yardımda bulunacaktır. [Al-i İmran/124-125]

(Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da, "Ben size birbiri ardınca bin melekle yardım edeceğim" di­ye, dualarınızı kabul etmişti). [Enfâl/9]

Bu ayetlerden anlıyoruz ki Allah Bedir Savaşı’nda Müslümanlara yardım için -müşriklerin insan şeklinde gördükleri- melekleri yeryüzüne göndermiştir:

 (Rabb ‘inin ordularını, O'ndan başka kimse bilmez). [Müddesir/31]

Bu tip melekler bir ordu meydana getirmekte ve asker görevini görmektedirler. Müddesir suresinde Allah, bu melekler topluluğuna ordu demektedir. Bunlar, bazen hakikat uğruna savaşan iyi insanlara yardım ettikleri gibi, suçlu bir toplumu helak etmek için de görev yapabilirler.

2. Bir toplumu helak etmek için gönderilen ve bu görevi yerine getirecek olan meleklere Yüce Allah Kur'an'da resul demektedir:

Andolsun ki, elçilerimiz (resul) müjde ile İbrahim'e geldi ve 'selam' dediler. İb­rahim de, 'Selam size' diye karşılık verdi ve oyalanmadan gidip kızartılmış bir buzağı getirdi. Ellerinin ona uzanmadığını görünce, durumları hoşuna gitmedi, onlara karşı içinde bir korku duydu. "Korkma" dediler onlar, "biz Lut kavmi ‘ne gönderildik". [Hud/69-70]

Hz. İbrahim, Yüce Allah'ın Lut kavmi ‘ni helak etmek için gönderdiği melekleri, insan suretine bürünmüş bir vaziyette gördü. Hz. İbrahim onları insan zannettiği için onlara yemek getirmiştir. Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, melek olduklarını anlamıştır. Ayetteki el kavramı, onların insan suretine büründüklerini ifade etmektedir. Meryem suresinde de meleğin in­san şekline girip Hz. Meryem'e göründüğüne şahit oluyoruz:

(Biz, Meryem'e ruhumuzu gönderdik. O da tam bir insan şeklinde kendisine göründü). [Meryem/17]

Demek ki melekler insan şekline girip yeryüzüne inmekte, orada bazı olayları bu şekilleriyle meydana getirmekte ve bu şekilde görevlerini yapmaktadırlar.

3. Kadir gecesi yeryüzüne inip her şeyi planlayan melekler

Kadir Gecesi’nin özellikleri, Kadir suresinde anlatılarak, meleklerin ve Ruh ‘un o gece her türlü iş için yeryüzüne indikleri ifade edilmektedir. Bir Kadir gecesinden diğerine kadar yeryüzünde ve kâinatta nelerin cereyan edeceğini, kimin nerede ve ne zaman doğacağını, ne yiyeceğini ve tabiat olaylarının nasıl işleyeceğini planlayan melekler vardır. Dikkat edilirse, onlar da gökten gelmektedirler.

4. Vahyi peygamberlere indiren melek

Yüce Allah, beşerî âlemle bilgi iletişimini sağlayan kanala Cebrail demektedir. Bu durum, meleklerin bir nur dalgası olduğunu ve bu dalgaların bir kısmının mesaj taşıdığını ve bununla görevlendirildiğini ifade etmektedir. Mesaj taşıyan bu dalga Hz. Peygamber'in kalbine kadar sızmaktadır. Beynin ürettiği enerji ile irtibat kurup beyne sızacak kadar ince bir yapıya sahiptir. Cebrail'in bu yapısını ve işlevini çeşitli ayetlerde görmekteyiz:

“De ki: ‘Kim Cebrail’e düşman olursa, büyük suçludur! Çünkü kendinden önceki kitapları doğrulayan, müminlere sadece hidayet müjdecisi olan Kur'an'ı senin kalbine, Allah'ın izniyle O indirdi". (Bakara: 2/97)

(Kur'an'ı senin kalbine Rûhu'l-Emin indiriyor. Uyarıcılardan olasın diye). [Şu ‘ara/193-194]

Her iki ayeti, yerinde yorumlayacağız; fakat buradaki konumuzla ilgili ola­rak, bize şu ışığı tutmaktadırlar: Kur'an'ı Hz. Peygamber'in kalbine indiren meleğin adı, Cebrail ve Rûhu’l-Emin ‘dir. Bu meleğin yapısı, insanın beynine girecek şekilde latiftir, yani ince yapılı ve nur şeklindedir. Mesajı doğrudan doğruya, Hz. Peygamber'in gönlüne sızdırmakta ve oraya yerleştirmektedir.

Başka ayetlerde Rûhu'l-Kudüs kavramı geçmektedir:

(Hani ben seni Rûhu'l-Kudüs ile güçlendirmiştim). [Maide/110]

Rûhu'l-Kudüs ve Rûhu'l-Emin aynı meleğin adıdır. Hz. İsa'nın kendisiyle desteklendiği melek de odur. Böylece meşhur adı ile Cebrail'in, insanın beynine girebilecek kadar latif bir özelliğe sahip olduğu anlaşılmış olmaktadır. 'Cebrail' dediğimiz o ilahî enerji, bazen insan suretine girip Peygamberimiz ‘in meclisine gelerek müminlere öğretimde bulunmuştur. Meşhur Cibril hadisi bunu göstermektedir. Cebrail'in insan şekline girip yeryüzüne inmesiyle, o bir yeryüzü canlısı olmamaktadır. Melekût âleminden geldiği için o, bir bakıma uzay yaratığıdır. Bugün uzay denen şey, bir bakıma, melekût âlemi olmaktadır. Cebrail melekût âleminden çıkıp, yeryüzüne indiğinde, bedene bürünmekte ve insan şeklinde görünebilmektedir.

Bizlere ilham taşıyan veya mucidin beynine icat edilecek şeyin her yönünü ilham eden de aynı melektir. Başka bir ifadeyle, ilahî âlemden beşerî âleme mesaj taşıyan melek, yani Cebrail, Peygamberlere vahiy, bizlere de ilham taşımaktadır. İnsanların bilgiden yana attıkları her yeni adımın arkasında, Cebrail denen ilahî kanaldan gelen ilhamların olduğunu bilmekte yarar vardır.

Bir şeyi araştırıp yenilik yapmak isteyen bir insanın beyninden çıkan enerji dalgaları, Cebrail denen ilahî mesaj kanalı ile irtibat kuruyor ve o insanın beyni yeni icadını doğurmuş oluyor. Demek ki, Peygamberlik, yani vahiy müessesesi sona erdi, ama Cebrail'in görevi hâlâ sona ermemiştir. Onun görevi, bütün ilim âlemiyle devam etmekte ve durmadan ilham taşımaktadır.

5. Arşın etrafını kuşatan ve arşı taşıyan melekler

Allah, meleklerin görevini anlatırken insanların idraklerine ve algılama kapasitelerine göre açıklama yapmaktadır. İlahî kudretin kâinattaki tecellisi için Allah, melekleri kullanmaktadır. Bir bakıma, güç manasına gelen melek, ilahî kudretin madde âlemine yansımasıdır. İlahî kudretin kâinata inişine ve oradaki işlevine şöyle dikkat çekilmektedir:

Ve sen melekleri, arşın etrafını kuşatmış olarak göreceksin. [Zümer/75]

O gün Rabbinin arşını onların üstünde bulunan sekiz melek taşır). [Hakka/17]

Sekiz melek vardır ki, bunlar bütün meleklerin üstünde yer alırlar ve çok farklı görevlerle mükelleftirler. Bu görevler de, ilahî kudretin kâinatı kapsaması ve onun bütün işleyişini taşıması manasına gelmektedir. Kıyamet koparken, yer başka bir yer şekline girecektir:

Yerin başka bir yerle, göklerin de başka göklerle değiştirileceği ve bütün insanların o tek ve kahredici Allah'ın huzuruna çıkacağı günde. [İbrahim/48]

Bu değiştirilme gününde, sekiz melek ilahî kudreti yansıtacak ve bu olayın gerçekleştirilmesini temin edeceklerdir. Kur'an'da meleklerin bu görevi "Rabbinin arşını taşıma" şeklinde ifade edilmektedir. Onlar, ilahî kudretin taşıyıcıları ve uygulayıcılarıdır.

6. Ölüm meleği

Halk dilinde Azrail denen melek, genelde tek bir melek olarak kabul edilmektedir. Bu bilgi yanlıştır. Gerçi Secde/11 'de Yüce Allah onu tekil olarak isimlendirmekte, ama başka ayetlerde çoğul olarak geçmektedir. Demek ki bütününe "ölüm meleği" denmektedir.

De ki: "Sizleri, sizler için görevlendirilmiş ölüm meleği öldürür".

Yüce Allah, insanların canını alan meleğe "ölüm meleği" adını vermektedir. Başka bir ayette "ölüm meleği" çoğul olarak geçmekte ve 'elçiler' ismini almaktadırlar:

Sonunda sizden birinize ölüm geldiği vakit, bir eksiklik yapmadan elçilerimiz onun canını alırlar. [Enam/61]

Görüldüğü gibi Azrail bu ayette çoğul olmuş ve resul kavramı ile vasıflandırılmıştır. Şu ayetler de can alan meleklerin çoğul olduğunu ifade etmektedir:

(Bu zalimleri, can çekiştiklerinde meleklerin ellerini kendilerine uzatıp: 'Kurtarın kendinizi' derken bir görsen). [Enam/93]

Bir de meleklerin, yüzlerine ve arkalarına vura vura ve 'Tadın yakıcı azabı!' diyerek kâfirlerin canlarını nasıl aldıklarını görseydin. [Enfâl/50]

Her iki ayette can alan meleklerin çoğul olduğu ifade edilmekte ve "Elleriyle boğazlarını sıkarken, yüz ve arkalarına vururken" tabirleri kullanılmaktadır. 'El' ve 'vurmak' kelimeleri, meleklerin enerjiden maddeye dönüştüklerini ve insan gibi iş gördüklerini beyan etmektedir.

Aynı anda dünyanın her yerinde insanlar öldüğüne göre, bir tek meleğin bunu nasıl gerçekleştirdiğinin cevabını bu ayetlerle verebiliriz. Ölüm meleği tek değil, çoktur. Ölen herkesin canını tek bir melek değil de, pek çok melek almaktadır. Ölüm melekleri, insanın canını onun içine sızarak aldıkları gibi, dışarıdan boğarak ve vurarak da almaktadır. Bu işlemler inanmayanlar içindir. Ama inanan insanların canının çok rahat bir şekilde alındığı ve alınacağı ayetlerde anlatılmaktadır.

Ölüm meleklerinin başka bir türü de dünyanın sonunu getirmek için Sur’a üfürecek olan melektir:

“Sur’a üfürülünce, Allah'ın diledikleri hariç göklerde ve yerde ne varsa düşüp ölürler). [Zümer/68]

7.  Kirâmen kâtibin

İnsanların söyledikleri sözleri ve yaptıkları amelleri kaydeden melekler vardır.

(İnsanın sağma ve soluna oturan melekler vardır. O, insan ne zaman bir söz söylerse, yanında hazır bir sözcü vardır). [Kaf/17-18]

(Kesinlikle sizin üzerinizde bekçiler, her yaptığınızı bilen şerefli kâtipler vardır). [İnfitar/10-12]

Melek denen ışık dalgası, insanın söylediklerini kaydediyor ve amellerinin fo­toğraflarını çekiyor. Televizyonun verici istasyonundan veya uydudan, uzaklarda olan bir olayın ve konuşmanın dalgalar vasıtasıyla nakledilmesi gibi, ilahî kaynaktan beşerî âleme, beşerî âlemden ilahî âleme mesaj taşıyan ve onları kayde­den melekler de vardır. İlahî âlemden beşerî âleme mesaj taşıyana 'Cebrail', in­sanın yaptıklarını kaydedip taşıyanlara da "Kirâmen kâtibin" adı verilmektedir.

"Kirâmen kâtibin" denen meleklere Allah'ın böyle bir görev vermesinin nedeni ne­dir?" ve "Allah'ın bilmesi yeterli değil midir?" sorularına verilecek cevap şudur: Bu melekleri görevlendirmek Allah'ın aczini ifade etmez. Tam tersine kullarına zulmetme­diğini göstermek ve kullarını tatmin etmek için objektif bir tutanak tutturmaktadır.

8. Zebaniler

Zebani kavramı Alak/18 de geçmektedir: (Biz, zebanileri çağıracağız).

Azap meleklerinin ismidir. Lügatte zabıta kuvvetleri manasının yanı sıra, itme anlamına da gelmektedir. Affı mümkün olmayanları cehenneme sürük­leyecekleri için bu ismi almışlardır.

Yüce Allah Alak suresinde hangi insanlara karşı zebanileri çağıracağını anlatmaktadır. Taşkınlık yapan, kendini müstağni gören, namaz kılanı engel­leyen, yanlış yaptığı halde kendini doğru yolda sanan, putlara tapılmasını is­teyen, yani şirki yaymaya çalışan, inkâr edip yüz çeviren ve bu yanlışların­dan vazgeçmeyen insanlara Yüce Allah meydan okumakta, onları perçem­lerinden yakalayacağını ve ona arkadaşlarını yardıma çağırmasını teklif edeceğini ifade etmektedir.

Buna karşılık, Yüce Allah da, zebanileri çağıracağını beyan etmektedir. İnsanları ibadet yapmaktan alıkoyan ve şirkte ısrar edip onu yaymaya çalışan insanın beyninden zoru olduğu için, Allah onu perçeminden yakalayacak ve zebanilerle cehenneme atacaktır. Benzer görevleri yaptıklarına inandığımız başka isimdeki melekler de aynı gruba ait olabilirler.

Hezene:

Cehennemin bekçilerine bu ad verilmektedir. Fahruddin Razi bu kavramla zebanilerin kast edildiğini söylemektedir. Bu meleklerin vasıfları Tahrim suresinde şöyle anlatılmaktadır:

(Cehennemin başında iri gövdeli, sert tabiatlı, Allah'ın kendilerine buyurduğu emirlerine karşı gelmeyen ve emredilenleri yapan melekler vardır). [Tahrim/6]

Bu melekler cehenneme geleni karşılarlar ve onlara niçin cehenneme geldiklerini sorarlar:

Kâfirler, bölük bölük, cehenneme sevk edileceklerdir. Oraya geldiklerinde, cehennemin kapılan açılacak ve cehennemin bekçileri: Aranızdan size, Rabbinizin ayetlerini okuyan, bu gün ile karşı karşıya geleceğinizin uyarısını yapan peygamber gelmedi mi diye onlara soracaktır. [Zümer/71]

(Cehennem, neredeyse öfkesinden çatlayacak bir halde iken, cehennemliklerden bir topluluk oraya geldi­ğinde, bekçileri soracak, "Size bir uyarıcı gelmedi mi?") [Mülk/8]

Bu ayetler gösteriyor ki, cehennemin bekçiliğini yapan zebanilere Hezene adı verilmektedir. Onların görevi cehennemlikleri karşılamak, cehenneme niçin geldiklerini sormak ve onları oraya itmektir.

Sekar Cehennemindeki 19 Melek:

Zebanilerin bir kısmı, Sekar cehenneminde görevlendirilmiş olup 19 tanedir. Sekar cehennemi özel kişilere ayrıldığı için, oranın özel melekleri vardır.

Arkasını dönüp kibirlenen, Kur'an'a sihir diyen ve onun insan sözü olduğu iftirasında bulunan insanın, kötü düşüncesi ve yanlış değerlendirmesi neticesinde Sekar cehennemine atılacağı ilan edilmektedir:

Ben, onu Sekara atacağını. Sen sekarın ne olduğunu bilir misin? Sekar, bedenin helak olmayan bir yerini bırakmaz. Bedeni eski haline getirerek, devamlı olarak onu helak eder. İnsanın derisini kavurup simsiyah eder. Üzerinde on dokuz bekçi melek vardır. [Müddesir/25-30]

Elçiler:

9. Elçiler:

Allah bazı meleklere elçilik görevi vermektedir. Beşerî âlemin ilahî âleme olan elçileri peygamberler, ilahî âlemin beşerî aleme olan elçileri ise meleklerdir. Yüce Allah bir kısım meleklere elçilik görevi verdiğini şöyle bildirmektedir:

Melekleri elçiler yapan (Allah'a hamdolsun). [Fatır/1]

(Allah hem meleklerden, hem de insanlardan elçiler seçer. Gerçekten Allah her şeyi işitir ve görür). [Hac/75]

İlahî âlem ile beşerî âlem, iki ayn ülke oldukları için, bazı işlerini elçiler vasıtasıyla yürütmektedirler. Bunu şöyle düşünebiliriz: Bir devlet ile diğer bir devlet arasındaki, kültürel, askerî, siyasî ve ekonomik meseleleri, karşılıklı olarak halledecek elçilerin bulunması gerekir. Devletlerarası ilişkilerin düzenli yürütülebilmesi, karşılıklı olarak elçilerin gönderilmesi ile sağlanabilir. Devletler bu elçiler vasıtasıyla meselelerini çözümlerler ve mesajlarını onların aracılığı ile yollarlar. Elçinin olmaması, devletlerarasındaki ilişkilerin kopuk ve bozuk olduğunu ifade eder.

Teşbihte hata olmamak kaydıyla, Allah beşerî âleme elçiler gönderir. Bunlar melekler arasından seçilir. Onların beşerî âlemden olan karşı elçileri de peygamberlerdir. Bu iki elçi grubu, beşerî âlemin sorunlarını çözerler, çöze­mediklerini ilahî âleme götürüp Allah'ın çözmesi için temennide bulunurlar.

Yukarıda naklettiğimiz Hac/75 ayeti bize, meleklerin hepsinin elçi olmayıp, aralarından elçiler seçildiğini ifade etmektedir.

Melek kavramının hem anlamını, hem de ele aldığımız dokuz çeşit meleğin görevlerini açıklayarak, ilahî âlemle beşerî âlemin arasındaki ilişkilerin nasıl yürütüldüğünü ifade etmeye çalıştık. Enerji (nur) olan meleğin, maddeye dönüşüp insana görünür hale geldiğini çeşitli ayetlerle ispat ettik. Göksel yaratıkların bir kısmını, enerjiden maddeye dönüşen meleklerin oluşturduğunu söylemek yanlış bir iddia olmasa gerektir.

Bütün meleklerin olmasa bile, bazı melek türlerinin yapılarında, çeşitli görevleri gerçekleştirebilmeleri için bir takım değişmeler ve dönüşmeler meydana gelebilir. Enerjiden maddeye, maddeden enerjiye dönüşme imkânları vardır. Beşerî âlemle, ilahî âlem arasındaki ilişkileri yürüten bu meleklerin, ahiretle ilgili olanları olduğu gibi, cennet ve cehennemle ilgili olanları da vardır. Cennet ve cehennemle ilgili uygulamaları yürütmekle görevli olan meleklerin varlığım ayetlerle göstermeye çalıştık.

B.Bayraklı

MELEK VE İNSAN BERABERLİĞİ

29. Biz de her şeyi sayıp yazmıştık (S.Ateş)- Oysa biz, her şeyi yazıp saymışızdır. (Mevdudi

Onların söz ve davranışları, tüm hareketleri, hatta niyet ve düşünceleri dahi mükemmel bir surette kayıtlara geçirilmektedir. Oysa bu ahmaklar, istediklerini yapacaklarını, kendilerini bir gören olmadığını ve hesaba çekilmeyeceklerini mi sanmaktadırlarMevdudi

29. Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp kaydetmişizdir.

“Şüphesiz elçilerimiz, kurmakta olduğunuz  tuzakları yazıyorlar” Yunus 10/21

“Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız. Onun dediğine biz varis oluruz, kendisi de bize yapayalnız gelecektir.” Meryem 19/79-80

“Şüphesiz ki ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır.” Yasin 36/12

“Yoksa onlar bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediklerimizi mi sanıyorlar? Hayır, öyle değil; yanlarındaki elçilerimiz (melekler) yazmaktadırlar.” Zuhruf  43/80

“İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar. İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın” Kaaf 50/17-18

“Yaptıkları her şey kitaplarda (amel defterlerinde) mevcuttur. Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.”Kamer 54/52-53

Amel defteri anlamında kullanılan kelimelerden biri de zübür kelimesidir. Ayrıca Kaaf 50/4 ayette bu işlem için kitabı hafizden, yani insanların dünyada yaptıklarının kaydedelip muhafaza altına alındığı bir kitaptan veya kayıt defterinden söz edilmektedir.

“Şunu iyi bilin ki, üzerinizde bekçiler, yani değerli yazıcılar var. Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.” İnfitar 82/10-12

İnsanların yaptıklarını kayıt altına alan, her yaptıkları işi bilen ve kayıtları koruyan meleklerin bulunduğu beyan edilmektedir.

“Her can üzerinde bir koruyucu/bir denetleyici mutlaka vardır.” Tarık 86/4 Bu ayette sözü edilen hafız, Rad 13/11. Ayette geçen “koruyucu” anlamına gelebileceği gibi, İnfitar 82/10-11 de olduğu üzere “denetleyici, kaydedici” anlamlarına da gelebilir.

“Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Casiye45/29

Melekler bu görevi yerine getirirken bazen sadece yapılanların kayıt altına alınmasından söz edilmekte, yazma işini yapanlardan söz edilmemekte, bazen resul kelimesi kullanılmakta, bazende hafız  ve kâtip kelimelerine yer verilmektedir.

“Herkesi yanında bir sürücü ve bir de şahitle beraber gelir.” Kaaf 50/21 Bu ayette herkesi mahşerdeki sorgulanmaya iki melekle getirileceğinden bahisle bunlardan birinin saik, diğerinin de şehid olduğu belirtilmektedir. Razinin beyanına göre saik “insanı duruşma yerine, yani oturacağı yerine götüren melek”, “şehid” de insanların davranışlarını yazan melektir. “İyinin de kötününde saikı vardır .”

Kuran’ın modern hukuka hediyelerinden biri olarak gördüğümüz bu uygulama, gerçek bir sorgulama yapılmadan, amel defteri ortaya konmadan ve şahitler getirilmeden azabın gerçekleştirilemeyeceğini ortaya koymaktadır.  M.Okuyan

29. “Biz de her şeyi yazıp saymışızdır.”

Oysa biz her şeyi, her bir şeyi, bir kitapta yazıp çizip toplamışız. Yani biz her şeyi kitapta yazmışız, hiç bir şeyi atlamadan yazmışız. Öyle ise haydin bakalım: A.Küçük (Basiretül Kuran)

Ta fecrin doğuşuna kadar, o gece esenlik doludur.

Ayetteki selam kelimesi “esenlik”, matla’ıl-fecr tamlaması ise “fecrin doğuşu” demektir.

Bu ifadede şöyle mesaj çeşitlilikleri vardır:

a. Buna göre, esenliğin kaynağı vahiydir; dolayısıyla vahyin esenliği her karanlığın aydınlığa dönüştürülmesini sağlamayı amaçlamaktadır.

b. Razinin dediği gibi, “O gecede fecrin doğuşuna kadar melekler itaatkar insanlara selam verirler, esenlik dilerler.” (Bu anlama göre meleklerin gelişi aynı zamanda bi esenlik dilemeyi de içermektedir.

c. vahiy, gece indirilmeye başlanmıştır ki karanlıklar aydınlığa dönüşsün. Unutulmamalıdır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için dünya hayatı karanlık gibi görünenlerin ahiret hayatları tıpkı fecrin doğumu gibi aydınlık ve bayram olacaktır.

M.Okuyan

Bir esenliktir o şafak sökene kadar/ aydınlığa kavuşuncaya kadar.

Âyette şafağın sökmesi ile kastedilen, meleklerin ve ruhun inişiyle meydana gelen aydınlanmadır. Buna göre; melekler [Kur’ân ayetleri] ve içerdikleri ruh [bilgiler], inişlerini [içe işleyerek yardım ve destek vermelerini], zihinsel karanlıkların aydınlığa dönüşmesine kadar sürdürürler. Bu bilgileri öğrenmek isteyenler, zihinlerinde hiçbir problem ve karanlık nokta kalmayıp mutmain olurlar ve sonunda cennete girerler. Bir başka ifade ile Kur’ân ayetlerindeki bilgiler insanın düşüncelerinde hiçbir karanlık nokta bırakmayacak şekilde aydınlatıcıdır, tatmin edicidir ve cennete erdiricidir. Kur’an’ı okuyarak ondaki bilgi ışığını bulanlar, iyiyi-kötüyü, doğruyu-eğriyi, yararlıyı-zararlıyı en isabetli şekilde ayırt etmeyi de öğrenirler.

SONUÇ: Kur’ân ile tanışanlar, her türlü zihinsel karanlıklardan mutlaka kurtulur, aydınlığa çıkarlar. Ruh [can] taşıyan melekler, kişilerin içlerine işlerler ve her konuda onlara yol gösterir, yardımcı olurlar. Sonunda da onları selâmete ulaştırırlar [karanlıklardan kurtarıp şafaklarını söktürürler]. Kadir gecesiyle tanışmak [Kur’an’ı kendine rehber edinmek], bin aydan ya da bir ömürden daha hayırlıdır.

Her insanın bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi ise, o insanın Kur’ân ile tanıştığı, onu hayat reçetesi, rehberi, ışığı, ruhu, şifası, ibret levhası, hayat düsturu ve hayat yönetmeliği edindiği, bu nedenle de meleklerin ona yardıma koştuğu, mutluluklarının başladığı gecedir; ya da bunların gerçekleştiği herhangi bir gündür, saattir, dakikadır, saniyedir.

O halde, biz de ne zaman Kur’an’a sarılırsak, sarıldığımız o an hayatımızın dönüm noktası olur. Öyle ki, o an bize bin aydan, bir ömürden, hatta milyonlarca aydan bile daha yararlı olur. Çünkü kurtuluşumuz Kur’an’ı tanımamıza, ona inanmamıza, içeriğini anlamamıza, içerdiği tüm değerleri içselleştirerek yaşamamıza bağlıdır. Dinimizde faziletli zamanlar ve mekânlar asla yoktur; faziletli ameller vardır. Onun dereceleri de amelin zahmeti ve emeğiyle orantılıdır.

Keramet gecede değil, Kur’an’dadır. Allah’ın koyduğu yaşam H.Yılmaz