(Sâffât - 130.Ayet)

<< Geniş Meal

Beyyine

Yani, dayandıkları hiçbir semavî kitap olmayan puta-tapıcılar yahut animistler (kelimenin antropolojik anlamıyla). M.Esed

Küfürde müşterek olmalarına rağmen bu iki güruh ayrı ayrı isimle zikredilmiştir. Ehl-i Kitap'tan kasıt, önceki peygamberlerin getirdiği, ne kadar tahrif olsa da ellerinde bulunan ve ona inandıkları herhangi bir kitaba sahip olanlardır. Müşriklerden kasıt, hiçbir peygambere inanmayan ve hiçbir kitabı bulunmayan kimselerdir. Kur'an-ı Kerim'de Ehl-i Kitab'ın şirki pek çok yerde zikredilmiştir. Mesela hristiyanlar hakkında şöyle buyurulmuştur: "Allah üçün üçüncüsüdür diyenler elbette kafir olmuşlardır." (Maide 73), "Allah Meryem oğlu Mesih"tir diyenler küfre gitmişlerdir." (Maide 17) "Hristiyanlar da Mesih Allah'ın oğlu dediler." (Tevbe 30) Yahudiler hakkında da şöyle buyurulmuştur: "Yahudiler, Uzeyr Allah'ın oğlu dediler." (Tevbe 30) Ancak buna rağmen bunlar hakkında Kur'an'ın hiçbir yerinde "Müşrik" kelimesi kullanılmamıştır. Onlar "Ehl-i Kitap" olarak zikredilmiş ya da "Kitap verilenler" denmiştir. Bazen de "Yahudi" ve "Nasara" şeklinde ifade edilmişlerdir. Çünkü onların asıl dini Tevhid diniydi. Ama aynı zamanda şirke düşmüşlerdir. Bunun tersine Ehl-i Kitap olmayanlar için ıstılah olarak "müşrik" kelimesi kullanılmıştır. Çünkü onların asıl dini şirk diniydi. Tevhide inanmayı kesinlikle inkar ediyorlardı. Bu iki grup arasında sadece ıstılahî olarak değil, şeriatın hükümleri ve uygulanması bakımından da fark vardır. Ehl-i Kitab'ın kestikleri müslümanlar için helaldir. Bu helallik, Allah'ın ismini anarak ve doğru şekilde kesmek şartıyladır. Ehl-i Kitap kadınlarla evlenmek de caizdir. Bunun tersine müşriklerin kestiğini yemek ve kadınlarını nikahlamak helal değildir.
Burada "küfr" kelimesi geniş anlamda kullanılmıştır. Kelime, küfrün değişik tavır ve şekillerine de şamildir. Mesela bazıları Allah'a inanmadıkları için kafirdirler. Bazıları Allah'a inanır fakat O'nu tek Mabud olarak kabul etmezdi. Bunun yanısıra Allah'ın zat'ında, sıfatında veya iktidarında başkalarını da ortak kabul ederek Allah'a ibadet ederler. Bazıları Allah'ın birliğine inanır, buna rağmen çeşitli mahiyetteki şirke de inanırdı. Bazıları ise Allah'a inanır ama peygamberine inanmaz ve peygamberlerinin getirdiği hidayeti kabul etmezdi. Bazıları da kimi nebilere inanır, bazılarını kabul etmez, inanmazdı. Hülasa insanların içine düştükleri çeşitli şekillerde ki küfürler vardı. Burada, "Ehl-i Kitap ve müşriklerden kafir olanlar" buyurulmuştur. Bu ifadeden, bunlardan bazılarının küfre düştüğü anlaşılmaz. Aslında anlamı şudur: Küfre düşen güruh iki çeşittir. Biri ehl-i kitap, öbürü de müşrikler. Ayetteki "min" "bazıları" anlamında kullanılmamıştır. Buradaki "min" beyan içindir. Hac suresi 30. ayetteki kullanımda olduğu gibi: "putların pis olanlarından sakının" değil "pis olan putlardan sakının"dır. Burada da, "Ehl-i Kitap ve müşriklerden küfre düşenler" anlamında değil, "küfre düşen iki güruh olan Ehl-i Kitap ve müşrikler" anlamındadır.
Yani onların bu küfür hallerinden çıkmaları için, apaçık bir delil ileri sürmekten ve içinde bulundukları küfrün her çeşidinin yanlışlığını delille ispat ederek anlatmaktan başka çıkar yol yoktur. Bunun anlamı, apaçık delil gösterildikten sonra hepsi küfürlerinden vazgeçecekler değildir. Aslında anlamı şudur: Delil olmadan onların bu halden çıkmaları mümkün değildir. Fakat bu deliller geldikten sonra küfür üzerinde devam edenlerin sorumlulukları kendilerine aittir. Bundan sonra onlar, doğru yola dönebilmeleri için kendilerine hidayet edilmediği mazeretini ileri süremezler. Aynı şey Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde değişik üsluplarla beyan edilmiştir. Mesela Nahl suresinde şöyle buyurulmuştur: "Yolu doğrultmak Allah'a aittir" (Nahl 9), Leyl suresinde de şöyle buyurulmuştur: "Doğru yola iletmek bize aittir" (Leyl 12), Nisa suresinde de şöyle buyurulmuştur: "Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik... Bunları müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak gönderdik ki peygamberler geldikten sonra insanların Allah'a karşı bahaneleri kalmasın..." (Nisa 163, 164, 165) Maide suresinde ise şöyle denilmiştir: "Ey Kitap Ehli! elçilerin arkasının kesildiği bir boşluk meydana geldiği sırada size elçimiz geldi, gerçekleri açıklıyor ki, bize bir müjdeci ve uyarıcı gelmedi demeyesiniz." (Maide 19) Mevdudi

Mücahid, Katade ve İbn-i Zeyd bu âyet-i kerimeyi, mealde zikredildiği şekilde izah etmişlerdir. Diğer bir kısım âlimler ise bu âyeti şöyle izah etmişler­dir: "Müşrik olan ehl-i kitap, Muhammed, peygamber olarak gönderilinceye ka­dar kitaplarında Muhammed'e ait olan sıfatları terketmiş değillerdi. Fakat o, Peygamber olarak gönderilince onun hakkında ayrılığa düştüler."

Taberi,'âyetin manasının şu şekilde olduğunu söylemenin daha isabetli olacağını bildirmiştir: "Kendilerine kitap verilenler ve müşrikler, Muhammed onlara peygamber olarak gönderilip apaçık bir delil olarak ortaya çıkıncaya ka­dar onlar Muhammed hakkında ayrılığa düşmüş değillerdi." Taberi

Burada Rasulullah'ın risaleti için açık bir delil vardır. Nübüvvetten önce ve sonraki hayatın ümmî olan Rasulullah'ın buna rağmen Kur'an gibi bir kitap ileri sürmesi, onun talimatı ve sözlerinin etkisi ile iman edenlerin hayatlarında büyük bir inkılâb meydana gelmesi, ileri sürdüğü akidenin makul olması, temiz ibadetler, son derece ahlâkî ve insanî, hayat için en iyi usul ve emirleri tebliğ etmesi, Rasulullah'ın söz ve fiillerinin birbiriyle tutarlı olması, ona karşı yürütülen her çeşit düşmanlık ve zorluklara rağmen İslâm davetini gayet azimli sürdürmesi gibi unsurlar, onun Allah'ın Rasulü olduğuna açıkça işaret etmektedir.
Lugat itibarıyla "sayfa"nın manası, yazılmış yapraklardır. Ama Kur'an'ı Kerim'de ıstılah olarak, peygamberlere inzal edilen kitaplar için kullanılır. "Pak sayfalar"dan kasıt, kendisine batıllık ve sapıklık bulaşmamış olan kitaplardır. İnsan Kitab-ı Mudaddes'i ve diğer dinlere ait kitapları incelediğinde içindeki bazı doğru şeylerle birlikte Hak'ka ve akl-ı selime ters, ahlâki bakımdan düşük şeyleri görür ve bunu Kur'an ile mukayese ederse bunun önemini daha iyi anlar. O kitapları okuduktan sonra insan Kur'an-ı Kerim'in ne kadar yüce ve temiz bir kitap olduğunu anlar. Mevdudi

Kayyime sıfatı, burada kullanıldığı şekliyle böyle çoklu bir muhteva taşımaktadır (Râzî). Yukarıdaki pasaj, birinci ayette kullanılan munfekkîn isim-fiilinden dolayı müfessirleri büyük bir zorluk ile karşı karşıya bırakmıştır. Genel olarak bu isim-fiilin, ayetin başındaki lem-yekun ibaresi ile bir arada düşünüldüğünde şu anlama geldiği kabul edilir: onlara hakikatin kanıtı gelinceye kadar (Peygamber Muhammed (s)'in şahsında ve Kur’an'ın nüzulü ile) “vazgeçmediler” [veya “vazgeçmezlerdi”] yahut “kopmadılar” -yani, kendi sakat inançlarından: bu demektir ki, hakikatin kanıtı geldikten sonra sakat inançlarını terk ettiler. Ancak bu yorum iki sebepten dolayı hatalıdır: birincisi, çok iyi bilinmektedir ki, ehlu'l-kitâb'ın ve müşrikîn'in tümü kendilerine tebliğ edilen Kur’an mesajını kabul etmiş değillerdi; ikincisi, 4. ayette sözü edildiği gibi ehl-i kitâb, kendilerine hakikatin kanıtı “geldikten sonra [inanç] beraberliklerini bozdular” -yani, inancın temel prensiplerini ihlal ettiler. Bu bariz karşıtlık, en güzel şekilde İbni Teymiyye tarafından çözümlenmiştir (bkz. Tefsîru Sitte Suver, s. 391 vd.); benim yukarıdaki üç ayeti çeviri tarzım da bu yoruma dayanmaktadır. İbni Teymiyye'ye göre, anahtar ibare olan lem-yekun munfekkîn, “onlar vazgeçmediler” veya “kopmadılar” anlamına gelmez; ama daha çok, onlar, kendilerine Allah'ın Peygamberi tarafından doğru yol gösterilmedikçe ve ona tâbi olmayı bilinçli olarak reddetmedikleri sürece “terk edilmezler” (veya “gözden çıkarılmazlar”) -yani, “Allah tarafından mahkum edilmezler”- anlamına gelir: bu, Kur’an'da birçok defa tekrarlanan, Allah'ın hiç kimseyi bâtıl inançlarından ve eylemlerinden dolayı, doğru ile yanlışın anlamı daha önce kendisine açıkça gösterilmediği sürece hesaba çekmeyeceği şeklindeki ifadelerle de uyumludur (karş. 6:131-132 ve 17:15'in ikinci paragrafı ve ilgili dipnotlar). Bu nedenle, yukarıda işaret edilen “hakikatin kanıtı” ile yalnız Peygamber Muhammed (s) ve Kur’an değil, ama aynı zamanda bütün önceki peygamberler ve vahiyler kasdedilmektedir (karş. 42:13 ve ilgili notlar 12-14) -aynı şekilde, “doğruluğu kesin ve açık hükümler” (aşağıda 5. ayette dile getirilen) en son ve en mükemmel ifadesini Kur’an'da bulan bütün ilahî mesajları kapsamaktadır. M.Esed

Bu tanımlama genel olup -bazı müfessirlerin ileri sürdüğü gibi- yalnız Yahudileri ve Hristiyanları değil, Peygamber Muhammed (s)'in zuhurundan önceki bütün dinî öğretilerin mensuplarını da kapsamaktadır (İbni Kesîr). (Bkz. ayrıca 3:19, not 12 ve 13.)Yani, onların büyük kısmı, kendilerine gönderilmiş olan ve tümü aynı temel hakikatleri tebliğ etmiş bulunan peygamberlerin öğretilerinden saptılar. M.Esed

Yani Ehl-i Kitabın bundan önce çeşitli sapıklıklara düşerek sayısız fırkalara bölünmesinin nedeni, Allah'ın hidayeti geldikten sonra bu sapıklığa düşmüşlerdir. Onun için, bu sapıklıktan kendileri sorumludurlar. Çünkü Allah'ın hücceti tamamlanmıştır. Şimdi ise o sayfalar temiz kalmamıştır. Onların kitapları doğru ve halis talimatları haiz değildir. Bu nedenle Allah (c.c.) bir peygamber gönderip onlara apaçık delil göstermiştir. Bu vasıtayla onlara temiz ve doğru talimatı taşıyan apaçık delil göndererek üzerlerindeki hüccetini tekrar tamamlamıştır. Bundan sonra aralarında fırkalaşmaya devam ederlerse bunun sorumluluğu kendilerine aittir. Onlar Allah'a karşı bir hüccet getiremiyeceklerdir. Bu Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde ifade edilmiştir. Mesela Bakara 213, 253, Al-i İmran 19, Maide 44-50, Yunus 93, Şura 13-15, Casiye 16-18. Bunun yanısıra bu ayetlere ait açıklama notlarına da bakılırsa konu daha iyi anlaşılır.Mevdudi

Ehl-i kitaptan kâfir olanlara ve müşriklere gönderilen bu delil. Allahın peygamberi olan Muhammed'dir. O peygamber onlara, batıldan arınmış olan tertemiz sahifleri okur. O sahifelerde, içinde hata bulunmayan dosdoğru hüküm­ler vardır. Kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hristiyanlar, Muhammed hak­kında kendilerine apaçık deliller gelinceye kadar Muhammed'in peygamberliği hususunda ihtilafa düşmemişlerdi. Taberi

Hunefâ’nın (tekili hanîf) bu çevirisi için bkz. sure 2, not 110.Zekât terimi, burada, Müslümanların ödemekle yükümlü oldukları zorunlu vergiden daha geniş bir anlam taşıdığından (ki, isminden de anlaşılacağı gibi, gelirin ve servetin bencilliğin kirinden arındırılması demektir), yukarıdaki ibareyi “karşılıksız harcama[da bulunma]” şeklinde daha geniş bir anlamı yansıtacak şekilde çevirdim.Dîn terimindeki “ahlakî sistem” boyutu konusunda bkz. 109:6, not 3; (tamlayan durumundaki) el-kayyime niteleme ismi, 3. ayetin sonundaki kayyime sıfatı ile aynı anlama sahiptir. (Bu ayetteki kullanılışın lafzî karşılığı “kayyime'nin dini” iken 3. ayetin sonundaki kullanılışın karşılığı “kayyim hükümler”dir. Ancak M. Esed, her iki kullanılışın da aynı anlama geldiğini, yani kayyime'nin her iki durumda da sıfat fonksiyonu gördüğünü belirtmektedir -T.ç.n). Ahlakî sistemin yukarıdaki tanımı, vecîz haliyle, sahih dinlerin bütün temel taleplerini sergilemektedir: Allah'ın birliğinin ve benzersizliğinin ve zımnî olarak insanın Allah'a karşı sorumluluğunun kabulü; bütün bâtıl kavramlardan, değerlerden ve kararsız inançlardan, bireyin kendisine türlü şekillerde aşırı değer vermesinden (putlaştırmasından -T.ç.n.) ve bütün hurafelerden uzak durulması; ve nihayet Allah'ın bütün mahlukatına karşı şefkat ve yardım anlayışıyla yaklaşılması. M.Esed

Yani Rasulüllah'ın getirdiği dinin talimatlarını aynen Ehl-i Kitaba gelen peygamberlerin kitapları da taşımaktaydı. Şimdikilerin kendi dinlerine soktukları batıl akide ve fasit ameller onlara emredilmemişti. Sahih ve doğru din her zaman halisçe Allah'a itaat etmek, O'nunla birlikte hiç bir şeyi ibadette ortak etmemek, her şeyden yüz çevirerek yalnızca Allah'a tapmak, O'na itaat etmek, namazı kılmak ve zekatı vermektir. (Bkz. A'raf 19, Yunus 108-109, Rum 43-47, Zümer 3-4)
Bu ayette "Dinu'l-kayyıma" deyimi kullanılmıştır. Bazı müfessirler bunu "Dinu'l milletu'l kayyıma", yani doğru yol üzerinde olan milletin dini, şeklinde anlamışlardır. Bazıları ise bunun mevsufunu sıfata mübalağa ile izafe ederler. "Allame" ve "Fahhame"nin mübalağa için kullanıldığı gibi, onların verdiği anlam ile bizim tercümemiz aynıdır. Mevdudi

Bu âyetlerde, müşriklerin ve Ehl-i Kitabın Allah ile olan ilişkilerine dikkat çekiliyor: Kitap Ehlinden ve müşriklerden küfretmiş olan şu kimseler, kendilerine açık delil; içinde tertemiz/sapasağlam yazgılar bulunan, tertemiz sayfaları okuyan, Allah tarafından gönderilmiş bir elçi gelinceye kadar ihmal edilmemişledir, gözden çıkarılmamışlardır.
Bu ifade de –Rahmân ve İnsan sûreleri gibi– Ra‘d sûresi'nde Allah Elçisi'ne, “Sen elçi değilsin, Allah elçi göndermez” diyenlere, Muhammed'in elçiliğine Allah'ın şâhitliğinin beyânıdır. Allah kendilerine açık kanıtlar [elçi, kitap] göndermeden kâfirleri kendi başlarına bırakmaz, “Ne hâlleri varsa görsünler” demez. Ancak elçi gönderdikten, kitap indirdikten sonra inanıp inanmamakta serbest bırakır. Böylece, hem dünyada uyarılmadan cezalandırılarak haksızlık edilmemiş, hem de âhirette mazeretleri kalmamış olur.
Bu âyetlerde verilen mesaj Zuhruf sûresi'nde de yer almıştı:
Peki Biz, siz haddi aşan bir kavim oldunuz diye o Zikr'i [öğüt dolu Kur’ân'ı] size göndermekten vaz mı geçelim? (Zuhruf/5)
Bu âyetlerde Rabbimizin rahmetinin sınırsızlığı gözler önüne serilmektedir. Şöyle ki: Şirk koşan kullar nankörlük ve saygısızlık ediyorlar, akıllarını başlarına almıyorlar, haddi aşan davranışlarda bulunuyorlar diye Allah onlara öğüt vermekten vaz geçmemekte, sürekli olarak onlara uyarı mesajları göndermektedir. 5. âyet sanki müşriklerin Rasûlullah'a, “Bütün bunlardan sonra kendini neden yoruyorsun, niçin bizden umudunu kesmiyorsun, niçin bizi kendi hâlimize bırakmıyorsun?” şeklindeki sitemlerine verilmiş bir cevap mahiyetindedir.
Böyle bir ısrar insanlar arasındaki ilişkide olsa, “Bırakın ne hâlleri varsa görsünler!” denilir, uğraşmaktan vazgeçilir. Ne var ki, Rabbimiz böyle yapmamakta, haddi aşan kullarını uyarmayı bıkmadan sürdürmektedir.
Bu ifadeyi şöyle bir anlama çekmek de mümkündür: “Siz, başıboş; istediğinizle başbaşa bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Hayır, hayır! Sizi başıboş bırakmıyoruz. İnanmanız ve yapmanız gerekenleri ısrarla önünüze koyacağız. Sonra da bunların hesabını sizden soracağız.”
Buradan anlaşılıyor ki, tevhid tebliğcileri yılmadan, usanmadan, çalışmalarını kesintiye uğratmadan görevlerini sürdürmeli, neticeyi de Allah'a bırakmalıdırlar.
Rabbimiz, rahmeti gereği kullarını ihmal etmediğini birçok âyette bildirmiştir:
Yolun doğrusu yalnızca Allah üzerinedir [Allah'a borçtur]. Onun [yol'un] eğrisi de vardır. Ve eğer O [Allah] dileseydi, size topluca hidâyet ederdi. (Nahl/9)
Şüphesiz Biz, Nûh'a ve o'ndan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a, torunlarına, Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleymân'a, daha önce kendilerini sana anlattığımız elçilere, kendilerini sana anlatmadığımız elçilere, elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir delilleri olmasın diye müjdeciler ve uyarıcılar olarak vahyetmiştik. Dâvûd'a da Zebur'u verdik. Ve Allah Mûsâ'ya konuştukça konuştu. Ve Allah azîz'dir ve hakîm'dir. (Nisâ/163-165)
Ey Kitap Ehli! Elçilerin arasının kesildiği bir sırada, “Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi” demeyiniz diye, size teybîn yapan [açıkça ortaya koyan] Elçimiz geldi. İşte kesinlikle müjdeleyici ve uyarıcı size geldi. Allah, her şeye en çok gücü yetendir. (Mâide/19)
Ve onlar var güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah'ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah'ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın. (Fâtır/42-43)
Ve bu [Kur’ân], “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [Yahûdi ve Hristiyanlara] indirildi; biz ise, onların ders yapışlarından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk]” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvâlı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. (En‘âm/155-157)
Hani siz vâdinin yakın bir yamacında idiniz, onlar da uzak yamacında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Şâyet onlarla sözleşmiş olsaydınız da, buluşma yerinde mutlaka anlaşmazlık çıkarırdınız. Fakat olması gereken işi Allah'ın gerçekleştirmesi için; helâk olan apaçık bir delil gördükten sonra helâk olsun, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diye... Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Enfâl/42)
Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsrâ/15)
Ve her ümmet için elçi olacaktır. O elçileri geldiğinde de aralarında adalet gerçekleştirilmiştir. Ve onlar hakksızlığa uğratılmazlar. (Yûnus/47)
4. âyetteki, açık kanıt, “Kur’ân ve Muhammed'in elçiliği”dir:

Ve onlar, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından “adı konmuş bir süreye kadar” sözü geçmemiş olsaydı aralarında kesinlikle gerçekleştirilirdi. Ve şüphesiz kendilerinden sonra Kitab'a vâris kılınan kişiler ondan [Kur’ân'dan] kesinlikle kararsızlığa götüren bir kuşku içindedirler. (Şûrâ/14)
Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm'dır. Kendisine kitap verilen kimseler de, ancak, kendilerine o bilgi geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa düştüler. Kim de Allah'ın âyetlerini inkâr ederse; artık şüphesiz Allah, hesabı çabuklaştırandır. (Âl-i İmrân/19)
İnsanlar tek bir ümmet idi de Allah müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilaf ettikler konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hakk ile kitap indirdi. Ve sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi bilgisi gereği, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar. (Bakara/213)
Yine onlar, “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler. (Zuhruf/31)
5. âyette, Oysa ki onlara sadece, dini yalnız Allah için arındıran kişiler hâlinde sadece Allah'a kulluk etmeleri, salâtı ikâme etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. Ve işte bu, doğru/eksiksiz/aşınmaz dindir buyurularak, dinin özü ve amacı açıkça beyân edilmiştir, ki bu da tevhid ve toplumdaki zulüm ve fesadın ortadan kaldırılmasıdır. Zulüm ve fesadı ortadan kaldırmak, salâtın ikâmesi ile; salâtın ikâmesi de zekâtın verilmesi ile olur. Bu konulara hakkındaki âyetlerden bazılarını hatırlatmak istiyoruz:
Bu kitabın indirilmesi, azîz ve hakîm Allah'tandır. Şüphesiz ki, Biz bu kitabı sana gerçekle indirdik. Öyleyse din'i sadece O'nun için arındırarak Allah'a kulluk et. Dikkatli olun, hâlis din sadece Allah'a aittir. O'nun astlarından birtakım velîler edinenler: “Onlar [Allah'ın astlarından edindiğimiz velîler] bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz”. Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/1-3)
Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona, “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana ibâdet edin” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiyâ/25)
Ve andolsun ki, Biz her ümmete, “Allah'a ibâdet edin ve tâğûttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidâyet etti, bir kısmına da sapıklık hakk olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)
De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah'a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.” De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.” De ki, “Dinimi yalnız Kendisine arındırarak Allah'a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O'nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyâmet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.” –Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Bana takvâlı davranın.– Ve tâğûta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelen kimseler, kendileri için müjde olanlardır. Haydi, müjdele, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı! İşte onlar, Allah'ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar kavrama yeteneği [temiz akıl sahibi] olanların ta kendileridir. (Zümer/11-18)
Öyleyse, inkârcılar hoşlanmasa da dini sadece Kendisine arındırarak [ait kılarak] Allah'a dua edin. (Mü’min/14)
O, diridir, O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Bu nedenle, dini sadece O'nun için arındıranlardan olarak O'na dua edin. Hamd/övgü yalnız âlemlerin Rabbi Allah'adır.” (Mü’min/65)
De ki: “Rabbim hakkaniyeti emretti. Her mescitte yüzünüzü O'na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O'na döneceksiniz.” (A‘râf/29) H.Yılmaz

 Halbuki Allah, ehl-i kitaptan Yahudi ve Hristiyanlara, sadece kendine ita­at ederek, herhangi bir şeyi ortak koşmayarak, Hanif dinine mensup olarak kul­luk etmelerini, namazı kılmalarını ve zekatı vermelerini emretmiştir. İşte ehl-i kitap ve müşriklere, uymaları emredilen doğru din budur. Taberi

Buradaki "Küfr"den kasıt, Hz. Muhammed'e (s.a) inanmayı inkar etmektir. Yani müşrikler ve Ehl-i Kitap, Rasulullah'a risalet geldikten sonra onu inkar etmişlerdir. Oysa açık delil olarak Rasulullah'ın doğru talimatı taşıyan sayfaları onlara okunmaktaydı. Bunların sonu ileride beyan edilmiştir.
Yani Allah'ın mahlukatı arasında ondan daha kötü mahluk yoktur. Hatta hayvanlardan da düşüktür. Çünkü hayvanlara akıl ve irade verilmemiştir. Bunlar akıl ve irade sahibi olmalarına rağmen haktan yüz çevirmektedirler. Mevdudi

Şüphesiz ki ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlardan ve müşriklerden, Allahı ve peygamberini inkar edenler cehennem ateşine girecekler ve oradan bir daha çıkamayıp ebedi olarak kalacaklardır. Kitap ehlinin kûfirleriyle müşrikler, Allahın yarattığı mahlukatin en kötüleridir. Taberi

Yani Allah'ın bütün mahlukatından, hatta meleklerden bile efdal ve şereflidir. Çünkü meleklere itaatsizlik yapma iradesi verilmemiştir. Bu insan ise (ehl-i iman) irade verilmesine rağmen itaat etmiştir. Mevdudi

Diğer bir ifade ile Allah'tan korkarak yaşayan, Allah'ın vereceği cezayı hesaba katıp adım atan ve Allah'ın rızasını küçümsemeden hareket eden için Allah (c.c.) katında bu mükafaat vardır.Mevdudi

Burada hakka tâbi olanlar ile olmayanların âkıbetlerine dair bilgi verilmiştir:
• Şüphesiz Kitap Ehlinden ve müşriklerden küfredenler, içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin ateşi içindedirler. İşte onlar, yaratılanların en şerlileridir.
• Şüphesiz inanan ve sâlihâtı işleyenler, yaratılanların en hayırlılarıdır. Onların, Rabb'leri katındaki mükâfatı, içinde sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan adn cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu [mükâfat], Rabbine haşyet duyan kimseler içindir.
Adn cenneti ile ilgili nitelemeler Sâd sûresi'nde yapılmıştı:
İşte bu bir öğüttür/şereftir/hatırlatmadır. Şüphesiz ki takvâ sahipleri için güzel bir dönüş yeri; içlerinde yaslanarak birçok meyve ve içecekler istedikleri ve de yanlarında hepsi de aynı yaşta bakışları dikililerin olduğu [gözleri karşılarındakinden başkasını görmeyen hizmetçilerin bulunduğu], kapıları kendilerine açılmış olan adn cennetleri vardır. İşte bu, hesap günü için size vaat edilendir. –Hiç şüphesiz ki işte bu, Bizim rızkımızdır; ona hiç tükenmek yoktur.– (Sâd/49-54) H.Yılmaz

 Allaha ve peygamberi Muhammed'e iman edenler, sadece Allaha kulluk edip, Hanif dinine uyup, namazlarını kılarak, zekatlarını vererek salih ameller işleyenler ise işte onlar, yaratılanların en hayırlılarıdır. İman edip salih amel iş­leyenlerin, kıyamet gününde rableri katındaki mükafatları, ağaçlarının altında ırmaklar akan, devamlı ikametgahları olan cennetlerdir. Onlar orada ebedi ola­rak kalacaklar ve ölmeyeceklerdir. Onların, dünyada iken Allaha itaat etmeleri ve Allahın cezalandırmasından kurtulmak için iyi amel işlemeleri sebebiyle Al­lah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allahtan, ahirette kendilerine vereceği mükafaatlardan dolayı hoşnut olacaklardır. Taberi