(Vâkı’a - 17.Ayet)

<< Geniş Meal

Zilzâl

Buradaki "zelzele"nin manası, arka arkaya şiddetli sarsıntıdır. "Zülziletü'l ardu"nun manası, yeryüzünün şiddetle sallanacağıdır. Çünkü yeryüzünün sallanmasının zikredilmesinden, kendiliğinden şu anlam çıkmaktadır; yeryüzünün bir kısmı değil, bütün olarak yeryüzü sallanacaktır. Bunun şiddetini vurgulamak için "zilzaleha" kelimesi izafe edilmiştir. Lafzen manası "onu sallamak"tır. Bunun anlamı; arz öyle sallanacaktır ki, bu gerçek bir sallantıdır. Veya onu aşırı şiddetle sallayacaktır. Bazı müfessirler bu sarsıntıdan muradın, Kıyametin birinci merhalesindeki zelzele olduğunu söylemişlerdir. Yani bütün mahluk helak olacak ve dünyanın mevcut düzeni yıkılarak alt üst olacaktır. Ama bazı müfessirlere göre bundan murad, kıyametin ikinci merhalesinin başlangıcı olan zelzeledir. Yani bütün insanları tekrar diriltecek ve onlar kalkacaklardır. Bu ikinci tefsir daha doğrudur. Çünkü sonraki bütün muhteva buna delalet etmektedir. Mevdudi

Aynı konu İnşikak suresinde şöyle açıklanmıştır: "İçinde olanları atıp tamamen boşaldığı zaman" (İnşikak 4). Bunun birkaç anlamı vardır: Birincisi, ölmüş olan insanlar nerede ve hangi halde olurlarsa olsunlar hepsi yer altından dışarıya atılacaklardır. Sonraki ayet, o an onların cisimlerinin tüm parçalarının yeniden biraraya getirilerek dünyadaki ilk şekilleri gibi diriltileceklerine delalet etmektedir. Çünkü eğer böyle olmayacaksa onlar, "bu yeryüzü ne oluyor?" sözünü nasıl söyleyecekler?
İkinci anlamı şudur: Ölü insanları dışarıya atmakla yetinmeyecek, ayrıca insanın dünyadayken işlediği ve kendisine şehadet edecek olan fiiller ve sözlerin de hepsini dışarıya atacaktır. Daha sonraki ayet şuna delalet etmektedir: Yeryüzünde yayılması ve bu halin keyfiyeti açıklanmıştır. Bazı müfessirler üçüncü anlamı şöyle açıklamışlardır: Altın, gümüş, mücevherler ve yer altında gömülü olan her türlü varlık da dışarıya atılacaktır. İnsan görecektir ki, dünyada onlar için can attığı, onların hatırı için katlettiği, başkalarının hakkını yediği, hırsızlık yaptığı, yol kestiği, karada ve denizde korsanlık yaptığı, harp yaparak toplumları mahvettiği şeyler bugün önündedir ve hiç bir işine yaramamaktadır. Tersine, azabına sebep olacaktır. Mevdudi

O güne kadar kendinde gizlediği bütün her şeyi -ölülerin bedenleri veya kalıntıları dahil. M.Esed

Deprem sonucunda altındaki hazîneleri, madenleri yahut ölüleri dışarı attığı zaman. S.Ateş

"İnsan"dan kasıt, her insan olabilir. Çünkü tekrar diriltildiğinde ilk sözü "ne oluyor?" olacak. Sonra anlayacak ki, bu, Kıyamet günüdür. "İnsan"dan kasıt, Ahireti inkar eden insan da olabilir. Çünkü onun imkansız zannettiği şey önüne getirilecek, onu görerek hayret ve şaşkınlık içinde kalacaktır. Ehl-i iman, bu olay karşısında ne hayret içinde kalacak ne de bu onun için perişanlık sebebi olacaktır. Çünkü onlar akideleri gereği böyle bir günü beklemekteydiler. Bir bakıma Yasin suresinin 52. ayeti de bunu teyid etmektedir. Ahireti inkar edenler şöyle diyecekler: "Vah bize, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?" (Yasin 52) Onlara cevap şöyle olacaktır: "İşte Rahman'ın vaadettiği şey budur. Demek peygamberler doğru söylemiş" (Yasin 52). Ayet bu cevabı kafirlere ehl-i iman'ın vereceğini açıklamıyor. Çünkü ayette bu açıklanmamıştır. Ama bu cevabı Müslümanların verebileceği de ihtimal dahilindedir. Mevdudi

Kıyametin kopmasından dolayı yeryüzü şiddetli depremiyle sarsıldığı za­man, yeryüzü, içinde bulunan ölüleri, diri olarak dışarı attığı zaman, insanların dehşete kapılarak: "Ne oluyor bu yeryüzüne?" dedikleri zaman,Taberi

Görüldüğü gibi bu âyetler, tam bir cümle görünümünde olmayıp bir cümlenin hâl öğesidir [zaman zarfıdır]. Nitekim klâsik eserlerde de bu husus müşkil olarak görülmüş, çözümü için birtakım zorlama çareler üretilmiştir:
Âlimler, bu sûrenin başı ile önceki sûrenin sonu arasındaki ilgi ve münasebet hususunda şu izahları yapmışlardır:
1) Allah Teâlâ, Onların Rabb'leri nezdindeki mükâfât... Adn cennetleridir (Beyine/8) buyurunca, insan sanki, “Bu ne zaman olacak yâ Rabbi?” demiş de, buna cevaben Cenâb-ı Hakk, Yer, kendisine ait şiddetli bir zelzele ile zelzeleye uğratıldığı zaman... buyurmuştur. Şu hâlde bütün âlem bir korku ve endişe içindeyken, sen mükâfâtını alacak ve, Onlar o gün o müthiş korkudan emindirler (Neml/89) âyetinde bildirildiği gibi, o günde güvenlik içinde olacaksın.
2) Allah Teâlâ önceki sûrede hem kâfirlerle ilgili tehditten hem de mü’minlerle ilgili mükâfâttan bahsedince, kâfirle ilgili tehdidi pekiştirerek, adeta o bahsi geçen kâfir, “Yeryüzüne de ne oluyor ki böylesine zelzeleye uğratılıyor” dediği zaman, cezasını bulacak” demek istemiştir. Bunun bir benzeri de, Hakk Teâlâ'nın meselâ önce, O gün birtakım yüzler ağarır; birtakım yüzler ise kararır buyurup, peşi sıra da, Yüzleri kararanlara gelince... Ama yüzleri ağaranlara gelince... (Âl-i İmrân/106-107) buyurmuş olmasıdır. Hakk Teâlâ, daha sonra Zilzâl sûresi'nin sonunda, her iki hususu birlikte getirerek, zerre kadar hayır ve zerre kadar şerrden bahsetmiştir.
 إذا [İZÂ] EDATI
Âyetteki, إذا [izâ/... zaman] ifadesiyle ilgili iki bahis var:
Birinci Bahis: Birisi şöyle diyebilir: إذا [izâ] edatı, zaman zarfı olarak kullanılır. Binâenaleyh bu sûreye bu edatla başlanılmış olması nasıl izah edilebilir? Buna birkaç açıdan cevap verebiliriz:
Onlar, Cenâb-ı Hakk'a, “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sormuşlar da, Cenâbı Hakk da, “Yer... zelzeleye uğratıldığı zaman...” cevabını vermiştir ki bu da, “onu vakti açısından sizin için tayin etmem mümkün değil. Fakat onu, alâmetleri açısından belirtiyorum” demektir. Şu anda cansız ve donuk olmasına rağmen yeryüzünün konuşacağı ve şehâdette bulunacağı insana haber verilince, sanki, “Bu ne zaman olacak?” denilmiş de,  إذا زلزلت الارض زلزالها [izâ zülzilet…] cevabı verilmiştir.
BİZİM TAHLİLİMİZ
Yukarıda, konumuz olan âyetlerin [Zilzâl/1-8 âyetlerinin], başlı başına bir cümle olmadığını, olamayacağını ifade edip bir cümlenin hâl öğesi [zaman zarfı] olduğunu belirtmiştik.
Hangi cümlenin zaman zarfı olduğunu tesbit etmek için, Zilzâl sûresi'nden evvel inen Nisâ sûresi incelendiğinde, Nisâ/172'deki, فسيحشرهم [feseyahşuruhum/yakında onları toplar] ifadesinin, “yakında” zaman zarfının açılımı/bedeli olduğu anlaşılır. Bu durumda, Nisâ sûresi'nin son paragrafı ile Zilzâl sûresi'nin âyetleri [Zilzâl/1-8] şöyle bir pasaj oluşturur:
Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırılığa gitmeyin. Ve Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin. Meryem oğlu Îsâ Mesih, sadece Allah'ın elçisi ve Meryem'e ilka ettiği/ulaştırdığı kelimesi ve Kendisinden bir rûhtur. Artık Allah'a ve elçilerine inanın. Ve “Üçtür” demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nundur. Vekîl olarak Allah yeter. Mesih ve yakınlaştırılmış melekler, Allah'ın bir kulu olmaktan asla çekinmezler. Ve kim O'na kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin ki O, onların hepsini, yakında; yeryüzü, kendi sarsıntısıyla sarsıldığı, yeryüzü, ağırlıklarını çıkardığı ve o insanın, “Buna [yeryüzüne] ne oluyor!” dediği zaman Kendisine toplar. İşte o gün yerküre, şüphesiz Rabbinin kendisine vahyetmesi sebebiyle tüm haberlerini bir bir söyler. O gün insanlar, amelleri gösterilsin/görsünler diye bölük bölük ortaya çıkacaklar. Artık her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şerr işlerse onu görecektir. Artık inanan ve sâlihâtı işleyen kimseler; O [Allah], onların ödüllerini tam verecek ve lütfundan onlara fazlalıklar da bağışlayacaktır. Kulluktan çekinip büyüklük taslayan kimseler de; onlara çok acıklı bir azapla azap edecektir. Onlar, kendileri için Allah'ın astlarından bir velî ve bir iyi yardımcı bulamazlar.
Konumuz olan âyetlerde kıyâmet gününe ve kıyâmet gününün dehşet verici manzarasına değinilmektedir.
Buna göre, kıyâmet günü yeryüzünün her noktası korkunç bir sarsıntı geçirir, parçalara ayrılır, içindeki her şeyi dışarı fırlatır. İnsanlar olup-biteni anlamak için birbirlerine sualler sorup dururlar.
Âyetteki, Kendi sarsıntısıyla sarsıldığı zaman ifadesi, “yer kürenin tamamının kökünden hareket ettirildiği zaman” demektir. Burada konu edilen zelzele, bugünkü depremler gibi sınırlı olmayıp, yer kürenin tamamını kapsayacak, yeryüzünün her noktasında gerçekleşecektir.
Âyetteki, Yeryüzü, ağırlıklarını çıkardığı zaman ifadesinde zikri geçen ağırlık, yer kürenin içindeki madenler ve mağmalar olabileceği gibi, toprak altındaki ölüler de olabilir, ki âyetin devamındaki ifadelerden bu anlaşılıyor. Nitekim insanlar için de اثقال [esqâl/ağırlıklar] ifadesi kullanılmıştır:
Ey cinn ve ins toplulukları! Eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak sultan/üstün bir güç olmadan aşamazsınız. (Rahmân/33)
Bu âyette cinn ve ins tamlamasıyla, bilinen bilinmeyen; o gün yaşamakta olan, geçmişte yaşamış bulunan ve gelecekte yaşayacak olan tüm insanlara, ايّها الُقلان [eyyühe's-seqalân] diye hitap edilmiştir.
Âyetteki, Ve insan(lar)ın, “Buna [yeryüzüne] ne oluyor!” dediği zaman… ifadesinde yer alan insan sözcüğü, tekil olarak ve başında  ال [el] lâm-ı tarif [belirteç lamı] ile gelmiştir. Bu nedenle birçok âlim; örneğin İbn Abbâs, burada tek bir insanın kastedildiğini ve onun da “el-Esved b. Abdu'l-Esed” olduğunu söylemiştir.
Hâlbuki bu şahıs ölmüş ve evrenin kıyâmetine, yani burada söz konusu edilen zelzeleye tanık olmayacaktır. Bu zelzeleye tanık olacak olanlar, o zelzele anında hayatta bulunan insanlardır. O nedenle,  الإنسان [el-insân] sözcüğünün başındaki belirteç edatı, –aynı Asr sûresi'ndeki  الإنسان [el-insân] ifadesinde olduğu gibi– “istiğrak” anlamına alınarak “insanlar” olarak anlaşılmalıdır. Evet, o anda, insanlar beklenmedik bir olayla karşılaşmış ve şaşkınlıklarını dile getirmektedir: Buna [yeryüzüne] ne oluyor! H.Yılmaz

Ebu Hureyre, Rasulullah'ın bu ayeti okuyarak şöyle sorduğunu rivayet etmiştir: "Bu ayetin, nasıl bir hali anlattığını biliyor musunuz?" Sahabe-i Kiram: "Allah'ın Rasulü daha iyi bilir" dediler. Bunun üzerine Rasulullah şöyle buyurdu: "Bu hal, yeryüzünde amel işleyen erkek ve kadın her kulun yaptıkları hakkında, filan gün filan işi yapmıştır şeklinde şahitlik edip söyleyeceği haldir." (Müsned-i Ahmed, Tirmizî, Neseî, İbn Cerir, Abd b. Humeyd, İbnü'l Münzir, Hakim, İbn Merduye, Beyhaki) Rubeyye el-Hareşî, Rasulullah'tan şöyle rivayet etmiştir: "Yeryüzünden sakının. Çünkü bu sizin temelinizdir. Üzerinde işlediğiniz iyi ya da kötü amellerin tümünden haberdardır ve ona şahitlik edecektir." (Mu'cem et-Taberanî) Enes, Rasulullah'tan şöyle rivayet etmiştir: "Kıyamet günü yeryüzü işlenen her ameli meydana çıkaracaktır. Ondan sonra Rasulullah bu ayetleri okudu" (İbn Merduye, Beyhakî) Hz. Ali'nin hayatında onun, beytü'l maldan bütün hak sahiplerine para taksim ederek onu boşalttıktan sonra iki rekat namaz kıldığı yazılıdır. Hz. Ali daha sonra şöyle derdi: "Şahit ol ki, ben seni hak ile doldurdum ve hak ile boşalttım."
Yeryüzü, Kıyamet günü üzerinde olup biten olayları açıklayacaktır. Yeryüzünün nasıl konuşacağı, eski insanlar için hayret verici bir şey olabilir.
Tabiat ilminin bu kadar ilerlediği, mesela radyo, sinema, hoparlör, televizyon ve elektronik alanda çeşitli icatları gören bu devir insanı için bunu anlamak hiç de zor değildir. İnsanın ağzından çıkan kelimeler havada nakşolmaktadır. Radyo dalgaları ile, evdeki duvarlarda, tavanda, yolda, meydanda ya da tarlada konuştuklarının her zerresi korunmaktadır. Allah (c.c.) istediği zaman bu sesleri, insanın ağzından ilk çıktığı şekilde aynen tekrarlatabilir. İnsan bu seslerin kendisine ait olduğunu kulaklarıyla duyacak ve anlayacaktır. Onu tanıyanlar da bunu duyunca o şahsın ses ve lehçesinden anlayacaktır. Ayrıca insan yeryüzünde nerede, ne zaman ve nasıl hareket etmişse, onun her hareketinin aksi, çevresindeki eşyalar üzerinde korunmaktadır, tıpkı fotoğraf gibi. Karanlıkta bile bir hareket yapsa, bu durumda mevcut olan bazı dalgalar aracılığıyla aydınlıkta olduğu gibi resminin aksini alır. Bu bütün fotoğraflar kıyamet günü hareketli bir film gibi insanın önünden geçecektir. Ona dünya hayatında ne gibi ve nerede bir iş yaptığı gösterilecektir.
Allah'ın, her insanın yaptığını doğrudan bildiği bir gerçektir. Ama ahirette mahkeme kurulduğu zaman Allah (c.c.) eğer bir kimseye ceza verecekse, adaletinin bütün şartlarının gereğini yerine getirir. O'nun mahkemesinde her suçlu insan için mahkeme açıldığında, suç işlediğine dair eksiksiz ve mükemmel şehadetler gösterilerek, suç son noktasına kadar ispatlanacak ki suçunu inkar etmeye kalkışmasın. Birinci şehadet, Kiramen Katibîn meleklerinin her zaman, her yaptığı işi kaydettikleri amel defteridir. (Kaf 17-18, İnfitar 10-11-12) Amel defterleri ellerine verilecektir. Onlara şöyle denilecektir: "Hayatta yaptıklarını oku, Hesabın için bu sana yeter." (İsra 14) "İnsan onu okuduğunda kaydedilmemiş en ufak veya en büyük şey kalmadığına hayret edecek." (Kehf 19) Ondan sonra insanın bu dünyada kullandığı cisminin organları kendi lisanlarıyla Allah'ın mahkemesinde şehadet edeceklerdir. Allah'ın mahkemesinde dünyada iken nasıl konuşturduğunu açığa çıkarmak için diline lisan verilecektir. El ve ayakları, onları ne gibi işlerde kullandığına şehadet ettirilecektir. (Nur 24) Gözleri ve kulakları, onları neyi görmek ve neyi duymak için kullandığı yolunda ona karşı şehadet edecektir. Cisimlerinin derisi bütün amellerine şahitlik edecektir. İnsanlar hayret içinde kalarak, azalarına karşı, "sizler bana karşı nasıl şahitlik yaparsınız?" diyeceklerdir. Azaları cevap vererek, "Bu gün Allah'ın emridir, herşey konuşmaktadır ve biz de O'nun emriyle konuşmaktayız" diyeceklerdir. (Fussilet 20-21-22) Ayrıca yeryüzünde ve yaşadığı çevredeki sesleri kulaklarıyla duyacak ve yaptıklarının tamamını film gibi, gözleriyle seyredecektir. Üstelik insanın zihninden geçen düşünceleri, gizli maksatları, amellerinin arkasındaki niyetler onun gözünün önüne serilecektir. Bu, ileride Adiyat suresinde de görülecektir. Bu sebeble, o kadar kati, açık ve kesin ispattan sonra insanın inkâr etmesine ve mazeret ileri sürmesine mahal kalmayacaktır. (Mürselat 35-36) Mevdudi

Yani, Hesap Günü yeryüzü, adeta, insan tarafından yapılmış bulunan her şeye tanıklık edecektir: Ebû Hureyre'den rivayeten gelen bir Hadis'e göre (İbni Hanbel ve Tirmizî) Hz. Peygamber tarafından yapılan bir açıklama. M.Esed

Bu âyette kıyâmetteki mahşere/toplanmaya dair bilgiler verilmektedir. O gün yerküre, Rabbinin kendisine vahyetmesi sebebiyle tüm haberlerini bir bir söyleyecektir. Kıyâmetin kopuşuna, ilk kalkış ve hesap verme gibi aşamalara ait şimdiye kadar yüzlerce âyet geçti. Burada ise, yeryüzünün başlangıçtan beri olup biten her şeyi kaydettiği ve o gün bunları ortaya dökeceği bildirilmektedir. O gün yeryüzüne yeni bir vahiy ve istidat verilmeyecek; zira mevcut kütlesinden molekülüne ve atomuna kadar yeryüzündeki her nesnenin kayıt özelliği vardır. Nitekim, suyun hafızası olduğu, çağımızda bilimsel olarak da tesbit edilmiş bulunmaktadır.
Arza ait nesnelerin tanıklığı, her yapılanı bir bir söylediği şu âyetlerde de görülebilir:
O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları işlere kendi aleyhlerinde şâhitlik edecektir. (Nûr/24)
Bugün Biz onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şâhitlik eder. (Yâ-Sîn/65)
Ve her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız. –“Oku kendi kitabını! Bugün nefsin [kendi zatın], kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”– (İsrâ/13-14)
Ve Allah'ın düşmanlarının bir araya getirilip toplandıkları gün artık onlar, ateşe dağıtılırlar. Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile ilgili kendi aleyhlerinde şâhitlik ederler. Ve onlar kendi derilerine, “Niye aleyhimize şâhitlik ettiniz?” dediler. Onlar dediler ki: “Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu ve sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülmektesiniz. Siz, işitme, görme duyularınız ve derileriniz aleyhinize şâhitlik eder diye gizlenmiyordunuz. Velâkin yapmakta olduklarınızdan bir çoğunu Allah'ın bilmeyeceğine inandınız. İşte sizin bu inancınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz inancınız, sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” (Fussilet/19-23) H.Yılmaz

 İşte o gün yeryüzü, haberlerini anlatacaktır. Yeryüzünün böyle konuşma­sı. Allahın, kendisine emretmesiyle olacaktır.

"Resulullah "O gün o, haberini anlatacaktır." âyetini okudu ve buyurdu ki: "Biliyor musunuz yeryüzünün anlatacağı haberler, her erkek ve kadının, üze­rinde işledikleri amellere şahitlik etmesidir. Yeryüzü: "Filan gün şu ve şu ameli işledi." diyecektir. İşte onun haberi budur." buyurdu.

Bir kısım âlimler bu âyetleri şöyle izah etmişlerdir: "İşte o gün yeryüzü sarsılacak ve içinde bulunan ölüleri dışarı atarak haberlerini bildirecek ve bunla­rı Allah kendisine emrettiği ve izin verdiği için yapacaktır." Yani yeryüzünün haberlerini anlatması demek, içinde bulunanları dışarı atması demektir. Abdul­lah b. Mes'ud Mücahid ve Said b. Cübeyrbu âyetleri bu şekilde izah etmişlerdir. Taberi

Kıyamet gününde hesaba çekilme alanında insanlar bölük bölük ayrıla­caklar, bir kısmı sağ tarafa geçip cennete doğru yol alacaklar diğerleri ise sol ta­rafı tutup cehenneme doğru yol alacaklardır Kıyamet gününde insanların bölük bölük ayrılmaları, dünyada iken yaptıkları amellerini görmeleri içindir. İyi amel işleyenler, dünyada iken yaptıkları amelleri ve o ameller karşılığında verilen âhiret nimetlerini görecekler, kötü amel işleyenlerde dünyada işledikleri günah­larım ve onlar için âhirette verilen cezalan göreceklerdir. Taberi

 Lafzen, “ayrı varlıklar olarak” (eştâten). Karş. 6:94 -“şimdi Bize yapayalnız geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi”: böylece, her insanın devredilemez bireysel sorumluluğu vurgulanmış olmaktadır. M.Esed

Bunun iki anlamı olabilir. İnsanların her birisinden yalnız olarak hesap sorulacaktır. Aile, sülale, parti, kavim gibi bütün bağları kopartılacaktır. Aynı şey Kur'an-ı Kerim'in diğer yerlerinde de buyurulmuştur. Mesela En'am suresine de Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "O gün görülecektir ki, ilk defa yarattığımızda olduğu gibi şimdi de sen yapayalnız benim huzurumdasın" (En'am 94) Meryem suresinde de şöyledir: "O bize yalnız olarak gelecek." (Meryem 80), "Onların her biri Kıyamet günü Allah'ın huzurunda yalnız olarak bulunacak" (Meryem 95). İkinci anlamı da şu olabilir: Yer yer ölen binlerce insan, yeryüzünün her köşesinden gruplar halinde gelecektir. Nebe suresinde buyurulduğu gibi. "Sur'a üflendiği zaman fevc fevc gelecekler" (Nebe 18). Ayrıca bazı müfessirler çeşitli anlamlar açıklamışlardır. Ancak hiç biri "eştâten" kelimesinin anlamına uygun düşmemektedir. En doğrusu, yukarıda geçen ve Kur'an ile sünnetin Kıyamet izahına uygun düşen açıklamadır.
Bunun iki anlamı olabilir. Birisi, "onlara amelleri gösterilecektir" şeklindedir. Yani her birisine dünyada ne yaptığı gösterilecektir. İkincisi "onların amellerinin karşılığı gösterilecek" şeklindedir. Bu mana da olabilir. Ancak Allah, "onların amellerinin karşılığını göstereceğiz" değil, "onların amellerini göstereceğiz" demiştir. Eğer Allah, onların amellerinin karşılığını gösterecek olsaydı "onların amellerinin karşılığını göstereceğiz" derdi. Bundan dolayı birinci mana daha kabule şayandır.
Özellikle Kur'an'ın birçok yerinde, kâfir ve mü'min, salih ve fasık, itaatkâr ve asinin her birine kendi amel defterinin muhakkak verileceği tasrih edilmiştir. (Mesela bkz. Hakka 19-25, İnşikak 7-10) Bu da gösteriyor ki, bir kimseye amelini göstermekle onun amel defterini ona havale etmek arasında bir fark yoktur. Ayrıca yeryüzünde bütün olan bitenler açıklandığı zaman, baştan beri devam etmekte ve Kıyamete kadar sürecek olan hak ve batıl mücadelesinin bütün sahneleri ayrıntısıyla gözönüne serilecektir. Orada hak uğrunda çalışanların ne yaptığı ve batıl taraftarlarının onun karşısında ne gibi harekette bulunduğu apaçık görülecektir. Hakk'a çağıranların ve buna karşı dalaleti yayanların bütün konuşmalarının kendi kulaklarına duyurulacağı uzak bir ihtimal değildir. İki tarafın yazıları, literatürleri ve bütün yaptıkları aynen gösterilecektir. Kâfirlerin ehl-i hakk üzerindeki zulmünü, ehl-i hak ile ehl-i batıl arasındaki bütün harplerin manzarasını insanlar haşr meydanında kendi gözleriyle göreceklerdir. Mevdudi

Burada, ölüp gömülen insanların amellerini görmeleri için bölük bölük ortaya çıkacakları bildirilmektedir; ki bu husus daha evvel de dile getirilmişti:
O hâlde onlardan geri dur [sırt çevir]. O günde Çağırıcı'nın, nüküre [bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye] çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler, “Bu, zor bir gündür” derler. (Kamer/6-8)
Âyetteki, bölük bölük ifadesi, şu âyetler ışığında değerlendirilebilir:
Ve sûra üflenmiştir de Allah'ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir de onlar kalkmışlar karşıda bakıp duruyorlar. Ve yeryüzü Rabbinin nûruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar [onlara hakksızlık edilmez]. Ve ne amel yaptıysa herkese karşılığı tam olarak ödendi. Ve O [Allah], onların yaptıklarını en iyi şekilde bilendir. Ve inkâr etmiş olanlar bölük bölük cehenneme sevk olundu [olunacak]. Nihâyet oraya vardıklarında kapıları açıldı [açılacak]. Ve onun bekçileri onlara, “İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” dediler [diyecekler]. Onlar, “Evet geldi” dediler [diyecekler]. –Velâkin kâfirler üzerine azap kelimesi hakk oldu.– “Sürekli olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından” denildi. –Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!– Rabb'lerine karşı takvâlı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihâyet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara, “Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman, “Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!” dediler [denilecek]. Onlar da, “Bize vaadini doğru çıkaran ve bizi bu arza vâris kılan ve cennette bizi istediğimiz yerde konup göçürten o Allah'a hamdolsun” dediler. –İşte, çalışanların ödülü ne güzeldir!– (Zümer/68-74)
O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar kandil fitili/çekirdeğin iplikçiği kadar [en küçük] bir hakksızlığa uğratılmayacaklar. Her kim de burada [dünyada] kör ise işte o, âhirette de kördür. Ve yolca daha şaşkındır. (İsrâ/71-72)
Ve Sâ‘at'in dikildiği günde de; işte o gün onlar, ayrılırlar. Şimdi iman etmiş ve sâlihâtı işlemiş kimselere gelince; artık onlar, bir bahçe içinde neşelendirilirler. Şu küfreden, âyetlerimizi ve âhiret buluşmasını yalanlayan kimselere de gelince; işte onlar azap içinde hazır bulundurulurlar. (Rûm/14-16)
Öyleyse, Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru/koruyan dine çevir. O gün onlar, O'nun [Allah'ın], iman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere lütfundan karşılık vermesi için bölük bölük ayrılırlar. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez. Kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Kim de sâlihi işlerse, artık onlar da kendileri için döşek [rahat bir yer] hazırlamış olurlar. (Rûm/43-44)
Göğün ve yeryüzünün Kendi emriyle durması yine O'nun âyetlerindendir. Sonra sizi yeryüzünden bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz çıkarılıyorsunuz. (Rûm/25)
Evet insanlar, dünyada yaptıkları gösterilmek ve yaptıklarının karşılıkları verilmek için çıkarılacaklardır:
İşte burada velâyet/vilâyet [egemenlik/yardımcılık, koruyuculuk, yol göstericilik] ancak hakk olan Allah'a aittir. O, ödüllendirme bakımından en iyi ve kovuşturma yönünden de en iyi olandır. (Kehf/44)
Ve Biz onların [Bize kavuşmayı ummayanların] amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik. Cennet ashâbı o gün kalacak yer açısından çok iyi, dinlenecek yer bakımından da daha güzeldir. Ve o gün gökyüzü bulutlar ile yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir. İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahmân'a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur. Ve o gün, o zâlim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke Elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir'den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der. (Furkân/23-29)
Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır [kayıtlardadır, kitaplardadır]. Küçüğün, büyüğün, hepsi satır satır yazılmıştır. Hiç şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerdedir, ırmaklardadır/aydınlıklardadır. Çok güçlü kralın yanındaki [huzurundaki] doğruluk oturma yerlerindedirler. (Kamer-52-55) H.Yılmaz

Bu ayetin salt anlamı şudur: İnsan zerre kadar iyilik veya zerre kadar kötülük yapmışsa, onun amel defterinde kayıtlı olarak bulunacağı ve insanın onu göreceği doğrudur. Ama bunu görmeden ona ceza ve mükafat verilmesi şeklinde anlarsak o zaman şu anlamı kabul etmek mümkün değildir: Ahirette, her küçük iyilik için bir kimseye mükafat verilecek ve her küçük kötülük için de ona ceza verilecektir. Orada hiç kimse yaptığı iyiliğe mükafat ve kötülüğe cezadan kurtulamayacaktır. Çünkü bir anlama göre, her kötü amelin cezası ve her iyi amelin mükafatı ayrı ayrı verilecektir. Diğerinden ise şu anlam çıkmaktadır: En salih ve muttakî insanlar bile, işledikleri küçük küçük kusurlar için cezalanmaktan kurtulamayacaklardır. Hiç bir zalim, kafir ve kötü insan da küçük küçük iyiliklerine mükafat almadan kalmayacaktır. Bu iki anlam da Kur'an ve Hadis'in açıklamasına ters düşmektedir. Aklî bakımdan adalet ve insafa uymamaktadır. Aklî olarak düşünürsek, efendisine samimiyetle hizmet eden sadık bir hizmetçisinin küçük kusurlarını efendisinin affetmemesi, onun her bir hizmetine karşılık mükafat verirken, herbir kusurunu da sayarak ona ceza vermesi nasıl kabul edilebilir? Bu, akla da uygun değildir. Ayrıca, yaratıp kendisine sayısız ihsanda bulunduğunuz, ama size karşı gaddar ve vefasız olan, ihsanınıza karşı daima nankörlük yapan bir adamın gaddarlık ve nankörlük tavrını gözardı ederek küçük hizmetlerine mükafat vermeniz de akla uygun değildir. Kur'an ve Hadis'te mü'min, katıksız kafir, müfsid ve zalim kafir vs. çeşitli tip insanlara verilecek ceza ve mükafatın ayrıntılı kanunu beyan edilmiştir. Bu ceza ve mükafatın şekli dünya ve ahireti kapsar.
Bu babta Kur'an-ı Kerim usûl olarak birkaç temel ilkeyi açık olarak şöyle beyan etmiştir.
Birincisi, kafir, müşrik ve münafıkların amelleri (yani iyi sayılan ameller) zayi edilmiştir. Ahirette onlara mükafattan hiçbir pay verilmeyecektir. Eğer bir mükafatları varsa da bu dünyada verilmiştir. Mesela bkz. A'raf 147, Tevbe 17, 67'den 69'a kadar, Hud 15-16, İbrahim 18, Kehf 104-105, Nur 39, Furkan 23, Ahzab 10, Zümer 65, Ahkaf 20.
İkincisi, kötülüğün cezası, yapılan kötülük kadar verilecektir. Ama iyiliğin karşılığı, yaptığından daha fazla verilecektir. Hatta bazı yerlerde her iyiliğin karşılığının on kat verileceği açıklanmıştır. Bazı yerlerde de Allah'ın, ne kadar isterse o kadar vereceği buyurulmuştur. Bkz. Bakara 261, En'am 160, Yunus 26-27, Nur 38, Kasas 84, Sebe 37, Mü'min 40.
Üçüncüsü, Mü'min eğer büyük günahlardan sakınırsa küçük günahları affedilecektir. Nisa 31, Şura 37, Necm 32.
Dördüncüsü, salih mü'minden hafif hesap sorulacaktır. Onun kötülüklerine göz yumulacaktır. Yaptığı en iyi amellere göre mükafaat verilecektir. Ankebut 7, Zümer 35, Ahkaf 16, İnşikak 8.
Bu konu hakkındaki hadislerde de ifade açıktır. İnşikak suresinin tefsirinde Kıyamet gününün hafif ve zor hesabı hakkında açıklama yaparak Rasulullah'tan Hadis nakletmiştik. (Bkz. İnşikak an: 6) Enes'ten şöyle rivayet edilmiştir: "Bir defasında Ebubekir Sıddık, Rasulullah ile birlikte yemek yiyordu. O esnada bu ayet nazil oldu. Hz. Ebubekir yemekten el çekerek şöyle dedi: Ya Rasulallah! Ben, benden sadır olan zerre kadar kötülüğün de karşılığını görecek miyim? Rasulullah şöyle buyurdu: "Ey Ebubekir! Dünyada hoşunuza gitmeyen olaylarla karşı karşıya geliyorsunuz. Onlar senden sadır olan küçük kötülüklere cezadır. Senin zerre kadar iyiliğin ahirete saklanır." (İbn Cerir, İbn Ebi Hatim, Taberanî el-Evsat'ta, Beyhakî Şu'ab'ta, İbnü'l Münzir, Hakim, İbn Merduye, Abd b. Humeyd) Rasulullah, Ebu Eyyub el Ensarî'ye bu ayet hakkında şöyle buyuruyordu. "Sizden kim iyi bir iş yaparsa onun mükafatı ahirettedir. Kötü bir iş yaparsa o, bu dünyada musibetler ve hastalıklar şeklinde cezasını çekecektir." (İbn Merduye) Katade, Enes yoluyla Rasulullah'tan şu hadisi nakletmiştir: "Allah bir mü'mine zulmetmez. Bu dünyada iyiliklerinin karşılığı olarak onu rızıklandırır. Ahirette de mükafat verir. Kafire, iyiliklerinin karşılığını bu dünyada verir. Kıyamet günü onun hesabından iyilik kalmayacaktır." (İbn Cerir, Mesruk) Hz. Aişe'nin Rasulullah'a şöyle sorduğunu nakleder: "Abdullah bin Cûd'an cahiliye zamanında sıla-i rahim eder, miskinlere yemek yedirir ve misafirperverlik yapardı, esirleri kurtarırdı.
Bütün bunlar onun için ahirette faydalı olacak mı? Rasulullah buyurdu: Hayır! O, ölüme kadar hiçbir zaman Rabb'im ceza günü hatalarımı affet dememiştir" (İbn Cerir). Cahiliye döneminde iyilik yapmış ancak ölüme kadar küfr ve şirk üzeri kalmış bazıları için de Rasulullah aynı cevabı vermiştir. Ancak Rasulullah'ın bazı sözlerinden şu anlaşılmaktadır: İyilik, kafirleri cehennem azabından kurtaramaz, fakat cehennemde ona, zalim, fasid ve kafirlere olduğu gibi şedid azab verilmeyecektir. Mesela bir hadise göre, Hatim Tayy'a cömertliği dolayısıyla hafif azab verilecektir.
Bu ayet insanı önemli bir gerçek hakkında uyarmaktadır. O gerçek şudur: Her küçük iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır. Aynı şey kötülük için de geçerlidir. Onlar hesaplanacaklardır, onun için onlardan gafil olmamalı, küçük iyiliği terketmemelidir. Bunlar toplandığında daha büyük bir iyilik olurlar. Küçük kötülükleri de irtikap etmemelidir. Çünkü küçük kötülükler de birikebilir. Aynı şey, pek çok hadiste şu şekildedir: Buharî ve Müslim'de Adiyy b. Hatem'den şu rivayet menkuldür: "Rasulullah buyurdu ki; cehennem ateşinden sakının. Hurmanın bir parçasıyla bile olsa, güzel bir sözle bile olsa." Yine Adiyy b. Hatem'den sahih bir rivayette Rasulullah şöyle demiştir: "Hiçbir iyiliği hakir görmeyin, bir kimseye bir kap su bile verseniz, veya bir kardeşinizi güler yüzle bile karşılasanız." Buharî'de Ebu Hureyre'den şöyle mervidir. Rasulullah kadınlara hitaben şöyle buyurdu: "Ey Müslüman hanımlar, bir kimse komşusuna gönderdiği en küçük bir şeyi bile hakir görmesin, bir keçinin ayağı bile olsa." Ahmed, Neseî ve İbn Mace'de Hz. Aişe'den şöyle bir rivayet vardır: Rasulullah şöyle buyurdu: "Ey Aişe, küçük günah zannettiklerinizden de sakının. Çünkü Allah (c.c.) onlardan da hesap soracak." Müsned-i Ahmed'de Hz. Abdullah b. Mesud'dan şöyle bir rivayet vardır: Rasulullah buyurdu: "Dikkat edin! Küçük günahlardan da sakının, çünkü birikirlerse bir insanı helak ederler." (Büyük günah ile küçük günah arasındaki farkı anlamak için bkz. Nisa an: 53, Necm an: 32). Mevdudi

Herkesin, iyi kötü ne yaptıysa hepsiyle yüzleşeceği yüzlerce âyette bildirilmiştir:
Şüphesiz Allah, zerre kadar zulmetmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve Kendi katından büyük bir ecir verir. (Nisâ/40)
O gün her nefis, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile onun [yaptığı kötülükler] arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi Kendisinden çekindiriyor. Şüphesiz Allah, kullarına çok şefkatlidir. (Âl-i İmrân/30)
Ayrıca, Bakara/281; Âl-i İmrân/25, 195; Nisâ/40, 85, 123; En‘âm/160; A‘râf/9; Yûnus/27, 54; Nahl/97; İsrâ/71; Kehf/49; Meryem/60; Tâ-Hâ/112; Enbiyâ/47; Mü’minûn/62, 102-103; Neml/89; Kasas/84; Lokmân/16; Yâ-Sîn/54; Saffat/38-39; Mü’min/17, 40; Câsiye/22; Ahkâf/19; Kaf/28; Tûr/21 ve Kâria/6-9'a da bakılmalıdır.
Konumuz olan âyetlerde kısaca zikredilen bilgiler, Hacc sûresi'nin girişinde detaylı bir şekilde verilmiştir:
Ey insanlar! Rabbinizden sakının; şüphesiz o Sâ‘at'in sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vaz geçer. Ve her hamile kadın taşıdığını düşürür. Ve sen insanları sarhoş olmadıkları hâlde hep sarhoş görürsün. Ama Allah'ın azabı çok şiddetlidir. İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgiden başka şeyle tartışır. Ve tüm azılı şeytanı izlerler. Onun aleyhinde, “Şüphesiz kim kendisini [şeytanı] velîleştirirse artık o, kesinlikle onu [şeytanı velîleştireni] saptırır ve onu saîr'in [cehennemin] azabına kılavuzlar” yazıldı. Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, (bilin ki) ne olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir alekadan [embriyondan], sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiç bir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; fakat Biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. İşte bu (gösteriyor ki), şüphesiz ki Allah hakktır [gerçektir]. Şüphesiz ölüleri sadece O diriltir ve şüphesiz sadece O her şeye kadirdir. Kıyâmet ise şüphesiz gelicidir. Kesinlikle onda şüphe yoktur. Ve şüphesiz ki Allah bütün kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir. İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgiden başka şeyle; kılavuz olmadan, aydınlatıcı bir kitap olmadan tartışırlar. Onun belini eğip bükmesi, Allah yolundan saptırmak içindir. Bu dünyada ona bir rüsvaylık vardır. Ve Biz Kıyâmet gününde ona Yakıcı'nın azabını tattıracağız. İşte bu, kendi iki elinin öne çıkardığı şeyler sebebiyledir. Şüphesiz Allah ise iyi kulluk edenlere zulmeden değildir. İnsanlardan kimi de Allah'a bir yar kenarı üzerinde ibâdet eder. O nedenle eğer kendisine bir iyilik gelirse onunla mutmain olur. Ve eğer kendisine bir fitne gelirse yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı da âhireti de kaybetti. İşte bu, apaçık kaybın ta kendisidir. Allah'ın astlarından da kendine zarar ve menfaat veremeyecek şeylere yalvarır. İşte bu, çok uzak sapıklığın ta kendisidir. O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarıyor. O [yalvardığı şey] ne kötü mevlâ [yardımcı, koruyucu] ve ne kötü yoldaştır. Şüphesiz Allah, iman eden ve sâlihâtı işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (Hacc/1-14) H.Yılmaz

 

Abdullah b. Abbas bu âyetleri şu şekilde izah emiştir: "mümin olsun kâfir olsun kim dünyada iken zerre kadar bir hayır işleyecek olursa âhirette onun sevabını görecektir. Kim de dünyada iken zerre kadar kötülük işleyecek olursa o da âhirette onun cezasını görecektir. Mümin, iyiliklerini de kötülükleri­ni de görecek, Allah onun kötülüklerini bağışlayacaktır. Kâfir de yaptığı iyilikleri ve kötülükleri görecek fakat iyilikleri reddedilip kötülükleri karşılığında azap görecektir.

 Muhammed b. Ka'b el-Kurezi ise bu âyetleri şöyîe izah etmiştir: Dünyada iken herhangi bir kâfir, zerre miktarı bir iyilik yapacak olursa onun karşılığını dünyada iken bizzat kendi nefsinde veya malında yahut ailesinde bulmuş olur.Böylece dünyadan hiçbir hayırı olmayarak ayrılıp gider. Herhangi bir mü­min de dünyada iken bir kötülük işleyecek olursa, dünyada iken bizzat kendisin­de veya ailesinde, yahut malında o kötülüğün cezasını görür. Böylece dünya­dan, kötülüğü bulunmadığı halde ayrılıp gider.

Taberi bu âyetleri tefsir ettikten sonra bir kısım nasslan zikretmekte ve sonunda şunları söylemektedir: Resulullahtan nakledilen bu haberler bizlere bil­diriyor ki mümin, yaptığı günahların karşılığını dünyada görür, sevaplarının karşılığını ise âhirette görecektir. Kâfir ise yaptığı iyiliklerin karşılığını dünyada görür, kötülüklerinin cezasını ise âhirete çekecektir. Onun inkarı'ile birlikte dünyada işlediği iyilikler âhirette ona hiçbir fayda sağlamayacaktır."

Taberi konuyla ilgili olarak şu nasslan zikretmiştir: Enes diyor ki: "Ebu-bekir (r.a.) Resulullah (s.a..v) ile birlikte yemek yiyordu. O sırada: "Kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onun sevabını görür. Kim de zerre miktan kötülük yap­mışsa onun cezasını görür." âyetleri nazil oldu. Bunun üzerine Ebubekir elini yemekten çekti ve dedi ki: "Ey Allahın Resulü, ben yaptığım zerre miktan bir kötülükten dolayı cezalandırılacağım ha?" Resulullah buyurdu ki: "Ey Ebubekir, senin dünyada iken gördüğün kötülükler, zerre miktarı olan şerlerdir. Zerre miktarı olan hayırları ise Allah senin için biriktirmektedir. Sen onları kıyamet gününde bulacaksın."

Mesruk diyor ki: "Hz. Aişe dedi ki:

. "Ey Allahın Resulü, şüphesiz ki Abdullah b. Cüd'an, cahiliye döneminde akrabasına iyi davranır ve yoksulları doyururdu. Bunlar ona bir fayda verecek mi?" Resulullah buyurdu ki: "Hayır bir fayda vermeyecek. Zira o hiçbir gün: "Rabbim, sen ceza gününde benim hatalarımı affet." dememişti.

Adiy b. Hatim diyor ki:

"Dedim ki: Ey Allahın Resulü, babam akrabaya iyi davranır, misafire ik­ram eder ve şunları yapardı." Resulullah buyurdu ki: "Senin baban bir şeyler is­tiyordu ve istediğine ulaştı. (Yani dünyada iken övülmesini ve anılmasını isti­yordu. Onu da elde etti. Bu itibarla iyiliklerin âhirette ona bir faydası yoktur.)

Alkame diyor ki:

"Seleme b. Yezid el-Cafi dedi ki: "Ben ve kardeşim, Resulullaha gittik. Ona: "Ey Allahın Resulü, annemiz Melike akrabaya iyi davranıyor, misafire ik­ramda bulunuyor ve şunu şunu yapıyordu. O, cahiliye döneminde öldü. Bu yaptıkları, ona bir fayda sağlayacak mı?" Resulullah: "Hayır." dedi.

Enes b. Malik, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Allah, yaptığı iyilikte hiçbir mümine haksızlık yapmaz. Mümine dünya­da iken o iyiliğinin karşılığı verilir. Âhirette de onun karşılığında mükafaatlandırılır. Kafire ise Allah için yaptığı iyiliklerinin karşılığı dünyada verilir. Böyle­ce âhirete göçtüğünde demükafaatlandınlacak hiçbir iyiliği kalmaz.

Âyette zikredilen "Zerre" kelimesi, "Ağırlığı ölçülemeyecek kadar kü­çük" olan bir kurt veya küçük kırmızı karınca olarak izah edilmiştir.

Peygamber efendimiz buyuruyor ki:

"At beslemek üç şeye sebep olur. Bir adam için mükafata, diğeri için ih­tiyaç gidermeye, başka biri için de günaha. Atı kendisi için mükafaata sebep olan kimse atını Allah yoluna tahsis eden kimsedir. Bu kişi atını bir çayıra veya bir bahçeye bağlandığında atı ipine bağlı iken çayır ve bahçede yaptığı şeyler onun için iyilikler olarak yazılır. Şayet at ipini koparıp bir veya iki adım şahla­narak yürüyecek olursa atın izleri ve dışkıları-.onun için iyilikler olarak yazılır. Şayet bu at bir nehirden geçer de sahibi istemediği halde oradan su içecek olur­sa bu da sahibi için iyilikler olarak yazılır. Evet işte böyle bir at sahibi için mükafaat vesilesidir. Bir kişi de atını kimseye muhtaç olmamak için ve şahsiyetini korumak için besleyecek olur da Allahın, o atın boynunda ve sırtındaki hakları­nı unutmayacak olursa bu da onun için ihtiyaçlarını karşılama aracıdır. Bir kişi de atını sadece böbürlenmek gösteriş yapmak ve başkalarına düşmanlık etmek için besleyecek olura bu da onun için bir günah vasıtasıdır." Bundan sonra Resulullahtan, eşekler hakkında soruldu. Resulullah buyurdu ki: "Allah bana, eşek­ler hakkında şu emsalsiz ve genel ifadeli âyetler dışında bir şey indirmedi.. O âyetler şunlardır: "Kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onun sevabını görür. Kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onun cezasını görür." Taberi