Sayfanın başına git
Önceki Sayfa
Ana Sayfa
Paylaş
Kur'an Ne Diyor? (UZLET)
" 2. onlar ki, salâtlarında alçak gönüllü bir duyarlık içindedirler; " ( Mü’minûn - 2.Ayet) ( Ayeti incele )
 
 
 
UZLET ( 20.06.2010 ) Paylaş

UZLET

Sözlükte”ayrılmak, bir köşeye çekilmek” anlamına gelen uzlet, tasavvufta, günaha girmemek ve daha çok ibadet etmek gayesiyle toplumdan ayrılıp ıssız ve kimsesiz yerlere çekilmek, tek başına yaşamak demektir. Buna Halvet, inziva,  adı da verilir. Esasen uzlet, kötü ahlaktan ayrılmak içindir. Vatani değil, sıfatları değiştirmektir. Kur’anda uzleti anlatan ayetlerden bazıları şöyledir.

Sizi ve Allah’tan başka çağırdıklarınızı terk ediyorum.” (Meryem 48)

“Onları ve tapmakta olduklarını terk ediniz.” (Kehf 16)

Uzletin karşıtı ihtilat olup halka karışmak anlamına gelir. Uzlet, hayatın akışı içinde küçük zaman dilimlerinde,  Murakabe ( iç muhasebe) için yapılır. İslam’da asıl olan insanlardan uzaklaşmak değil, onlarla kaynaşmaktır. 

HALVET

Sözlükte bir yerin boş olması, o yerde hiç kimsenin ve hiçbir şeyin bulunmaması, yalnız kalma veya biriyle baş başa kalma” anlamlarına gelen halvet, bir tasavvuf terimi olarak, günahtan korunmak ve daha iyi ibadet edebilmek amacıyla ıssız yerlerde yaşamayı tercih etmek demektir. Hz. Peygamber zaman zaman Mekke yakınındaki Hıra mağarasına çekilip burada inziva hayatı yaşaması ve itikâfa girmesi, ıssız yerlerde Allah’ı zikredip gözyaşı dökmeyi teşvik etmesi; halvetin dini açıdan önemini ortaya koymaktadır. Tasavvufta halvet kadar sohbet ve hizmet de önemlidir. Bundan dolayı sohbet ve hizmet için insanların arasında bulunmak ve bütünüyle toplumdan kopmamak gerekir.

Fıkıh terimi olarak halvet sahih bir nikâhtan sonra kadın ile erkeğin, üçüncü bir şahsın izinsiz muttali olamayacağından emin bulundukları bir yerde baş başa kalmaları anlamına gelir.

İki çeşit halvet vardır Bunlardan birisi zahiri halvet diğeri de batını halvettir.

Zahiri halvet; insanlarından uzak iken Allah’la birlikte olmak

İş, riya (gösteriş) ve suma’ya (desinler) varır ki tehlikelidir. Âlimler “halvette şöhret, şöhrette afet vardır” diye zahiri halveti terk ederek Bâtıni halvete yönelmişlerdir.

Batını halvet, yani kişinin iç dünyasında (batınında-kalbinde) her an Allah’ı zikretmesidir.

İnsanlarla beraberken bile Allah’ı unutmamak ve onun emir ve yasaklarını hayat tarzı haline getirme halidir ki; bu tür halvet zahiri halvetten daha iyidir. Ruhbanca yaşama tarzından kurtarır. Bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyuruyor. “Birtakım insanlar vardır ki, onları ne ticaret ne de alışveriş Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, gönüllerin ve gözlerin dehşetten allak bullak olacağı bir günden korkarlar.”( Nur 37)    Tasavvufu deyimle el karda, gönül Allah’ta.

Batını halvetin dini ve dünyevi birçok faydaları vardır ki, insan bunlara ancak başkalarının yardımı ile ulaşabilir. Bu yardımda ancak, toplum arasına katılmakla sağlanır. Uzlette ise bu faydalardan mahrumiyet vardır. Bu da uzletin afetidir. Bu faydaları şöyle sıralayabiliriz. Okumak, okutmak, faydalanmak, faydalandırmak, edeplenmek, terbiye etmek, sevmek ve sevilmek, sevap kazanmak, karşılıklı haklara riayet etmek, tevazu öğrenmek, görgü ve bilgilerden tecrübeler edinmek, olaylardan ibret almak…

İslam da asıl olan insanlarla iç içe olmaktır. Müslümanlara ve gayri Müslimlere karşı haklar ve vazifelerimiz vardır. İnsanların iyilerine yardım, günahkârlarına istiğfar ve nasihat, haktan ve hakkın destekçisi olmaktan yüz çevirenlerine davet, tevbe edenlerini sevmek, insanların bizler üzerindeki haklarındandır. Sünnete uygun olan prensipler şunlardır.

“İnsanların en hayırlısı, onlara faydalı olandır.”

“İnsanların arasına karışan ve onların eziyetine sabreden mümin, insanların arasına karışmayan ve eziyetlerine sabretmeyen müminden daha hayırlıdır.”

Bu prensipler ışığında insanlarla iç içe olmak gerekir. Sürekli halvet ve uzletten sakınmakta fayda vardır. Allah’ın yarattığı her şeye hizmet, nafile ibadetten daha hayırlıdır. Bitkiler, hayvanlar, insanlar gibi…

Kısa süreli halvet ve uzletten sonra cemiyete dönmek daha bilinçli ve daha faydalı olduğu kanaatindeyim. Allah’ın Salih kulları toplumdan kopmazlarsa ve insanlara hakkı tavsiye ederlerse Allah o toplumu helak etmez. Kur’anda peygamberimizle ilgili bir ayet bu konuya ışık tutmaktadır.

“Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azab edecek değildir. İstiğfar ettikleri halde de Allah onlara azab edecek değildir.” (Enfal 33)

Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil-münkeri terkle alakalı olarak Kur’anı Kerim’de mealen şu ayet vardır:

“Ey iman edenler, siz kendinize bakın, siz doğru yolu buldukça sapıtanlar size zarar veremez.”  

Bazı durumlarda emr-i bilma’ruf nehy-i anil-münkeri terk farziyetinin kalkacağı da ifade edilmiştir.

Bunlardan birini İbn amr ibn-as rivayet eder

“Biz bir gün Hz Peygamber as. In etrafında oturuyorduk. Resulullah sa. Fitneden söz etti ve dedi ki:

“İnsanları vaatlerini tutmaz, emanetlere ihanet eder ve iyilerle kötüler şöyle karma karışık olup-parmaklarını kenetleyerek gösterir-birbirinden tefrik edilmez halde görürseniz (işte o zaman fitne gelip çatmıştır)” Ben yanına giderek. Sana feda olayım, o zaman ne yapmamı tavsiye edersin? Diye sordum. Dedi ki:

Evine kapan, dilini tut, ma’rufla amel et, münkeri de terk et, kendi nefsini (ve yakınlarını) kurtarmaya, korumaya çalış, başkasının işiyle meşgul olma.”
Ebu zer den rivayet edilen bir hadiste; Resulullah sa. Soruldu “ Ey iman edenler, siz kendinize bakın, siz doğru yolu buldukça sapıtanlar size zarar veremez” ayetinin ne anlama geldiğini sorduk ve emr-i bil ma’rıuf ve nehy-i anil münkeri bırakalım mı diye soruldu. Cevaben demişti ki:
"Hayır, irşat işini bırakmayın. Aksine ma'rûfa uyun, münkeri nehyedin. Ancak, ne zaman mucibiyle amel edilen bir cimrilik, peşinde gidilen hevesât görür, insanların (mal, mevki gibi menfaatlere aldanarak) dünyayı âhirete tercih ettiğine, rey sahiplerinin (Kur'ân, hadis ve icma'yı bir tarafa iterek) kendi rey ve düşüncelerini beğendiklerine şahit olursan o zaman, kendi başının çaresine bak, başkasıyla uğraşmaktan vazgeç." 
Burada, irşat faaliyetlerinin terkini meşru kılan -cimriliğin artması, dünyanın dine tercih edilmesi, hevesat’ın peşine düşülmesi, dinî disiplini terk ederek şahsî görüşlere uyulması gibi- içtimai bozulmalara, başka rivayetlerde mülkün (devletin) küçüklerin eline geçmesi, büyüklerin fuhşa düşmeleri, ilmin rezil kimselerin elinde kalması gibi başka hususlar da ilâve edilir.
İslâm âlimleri bu çeşit yani emr-i bi'lma'rufun terki ile alâkalı rivayetleri şöyle değerlendirmişlerdir: Ekseriyetin benimsemesi ise fenalıkların cemiyette baskın bir hâl aldığı veya faillerinin mütecaviz ve şirret olmaları sebebiyle, kişi yapacağı müdahale ile münkeri bertaraf edemeyeceği veya bu faaliyetinden fayda hâsıl olmaksızın kendisine zarar geleceği hususunda zann-ı gâlib hâsıl olduğu durumlarda, bir başka ifade ile şerliler çoğalırken hayırlılar zayıf duruma düşerse, emr-i bi'lma'rufu terk hususunda ruhsat vardır, selef bunda ittifak etmiştir.”
Bütün bunlar belli bir amaç için geçici olan halvete hoş bakmamıza sebep olabilirler.

Uzletin Delilleri:

Sufiler, halvet ve uzlet için Kur’an ve sünnetten deliller getirirler. Bunlardan bir kaçını zikredelim.
Kuran’dan Deliller: Kuran’ın delillerini, nüzulünden öncekiler ve sonrakiler diye ikiye ayırmak da mümkündür. Önce öncekilerden örnekleri görelim.
1. Allah Teâlâ Musa (as) için O’nu düşmalarından kurtardıktan sonra şöyle buyuruyor: “Musa ile otuz gece (bana ibadet etsin diye) sözleştik ve ona on gece daha ekledik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu.” 
Tefsirlerde açıklandığına göre Musa (as) bu müddeti tamamen oruçlu geçirmiştir.30 Suhreverdi, bunun hikmetini “midenin yiyeceklerden hali olarak boş bulunması, Musa (as)’yı Cenabı Hak ile konuşmaya hazır hale getirmesi” olarak açıklamıştır.
“insan için mutlaka dua, zikir, fikir, salât, nefsini muhasebe ve kalbini ıslah için nefsiyle baş başa kalacağı yalnızlık vakitlerine de ihtiyaç vardır. Bu yalnızlık ya evinde olur, Tavus’un dediği gibi: “Evi, kişiye ne güzel savmaadır.”(Ya da başka bir yerde.) Mutlak olarak ihtilatı tercih de hata, yalnızlığı tercih de hatadır. Bundan veya ondan muhtaç olduğu miktarı veya hangi haline en uygun olanı seçmek de, özel bir değerlendirmedir.
Daha önce de belirtildiği gibi tasavvufta da uzlet devamlı değil, geçici bir zaman içindir
2. Hz. İsa ve Yahya (as) yalnızlığı seven, hayatlarında uzlet ve halvetin örnekleri görülen peygamberlerdendir.
3. Hz. Meryem doğar doğmaz Beytu’l Makdis’e adanmış bir kızdır ve bütün günlerini mescit içinde ibadetle geçirmektedir. Onun ihtiyaçlarını Hz. Zekeriya (as) karşılardı. Al-i İmran ve Meryem surelerinde anlatılan onun yaşantısı, uzletin en açık delillerinden sayılabilir. Kur’an öncesi bu davranış, hep saygı ve takdirle karşılanmış güzel bir davranış olarak kabul görmüştür. “Eskilerin şeriatı”, zikredildiği gibi belli şartlar çerçevesinde bizim için de dini bir delildir.
4. Kuran’da “Ashab-ı kehf” olarak övgü ile anlatılan örnek gençlerin de hayatında uzlet açıkça görülmektedir. Kehf suresi  9-26. ayetlerde anlatılan bu “mağara arkadaşları”, zalim bir kralın karşısında kahramanca imanı savunmuşlar, sonra da onun fitnesinden kurtulmak için bir mağarada uzlete çekilmişlerdir. Allah (cc.) onları orada 309 sene uyutmuştur. Uyandıklarında mağarada bir gün, yâda daha az kaldıklarını zannediyorlardı. İçlerinden birini yiyecek için şehre gönderdiler ve tenbih ettiler: “Gayet nazik davran ve gizliliğe dikkat et; kimseye durumu sezdirme. Gerekçeleri de açıktır: “Çünkü eğer onlar size muttali olurlarsa, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendilerine çekerler ki o zaman ebediyen iflah olmazsınız”
Tabi şehre giden genç 309 yıl öncesinin parasını çıkarınca olanlar olur. Meğer geçen bu üç asır sonunda zalim ve kâfir krallar gitmiş, yerine Müslüman  krallar gelmiş ve halk da hak dini kabul etmiş...
 Zaten aşağı yukarı her Müslüman tarafından bilinen kıssanın bundan sonrası için Kehf suresine ve tefsir kitaplarına bakılabilir. Bizi ilgilendiren, “hüküm” başlığında belirttiğimiz gibi, eğer dinde fitneye düşme tehlikesi varsa insanlardan ayrılıp uzlete çekilmenin ve yalnız yaşamanın caiz, hatta mendup olmasıdır. Ashab-ı Kehf de bunu yapmış ve Allah (cc) tarafından övülerek herkese örnek gösterilmişlerdir. 
5. Hz. İsa’dan sonra “Ruhbanlık”ın çıkışı da, Ashab-ı Kehf’e benzer şartlardan olmuştur. Konuyla ilgili ayette Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik, Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, O’na incili verdik ve O’na uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları Ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızası kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardı.”
Katı kalpli zalimlerin arasından çıkan bu insanlar, ayette de belirtildiği gibi Allah kendilerine emretmemişken bu ruhbanlığı icat etmişler, içlerinde barındırdıkları rikkat, şefkat ve merhametle ibadete kendilerini vermişler; yeme, içme, giyinme ve evlenme gibi nefsin isteklerinden imtina ederek kendilerini meşakkat ve sıkıntılara sokmuşlar, insanlardan ayrılarak savmaa veya mağaralarda ibadete koyulmuşlardır. Bütün bunları sırf Allah’a manen yaklaşarak rızasını kazanmak için samimi olarak yapmışlardır.
Ancak ibadet noktasında emredilenle yetinseler ve kendilerini şiddete sokmasalardı, kuşkusuz dinin özüne daha uygun olurdu. Nitekim ayetin ifadesiyle “sonra da ona layıkıyla riayet edemediler”  Unutulmamalıdır ki tasavvuftaki uzlet, halvet, çile ve erbain, tezkiye ve terbiye amacıyla geçici, hatta insan ömrüne göre çok kısa bir zaman içindir. 
6. Kuran’da zikredilen başka iki delile de işaret edelim, ilki: “Rabbinin adını zikret. Bütün varlığınla ona yönel.”
Müfessirler buradaki “tebettül - tam bir kesilme” ile kasdolunanın her şeyden kendini alarak tam bir ihlâs ve tevekkül ile ibadete yönelme, başkalarından ümidi keserek onlara itimat etmeme, masivadan uzak olma olduğunu söylerler.
7. İkincisi: “Mescitlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda (itikâfta)  kadınlarla birleşmeyin” ayetinde ifade edilen “itikâf” ibadeti, bir nevi uzlettir. Biraz sonra sünnetten delil getirirken de görüleceği gibi, Resulullah (as) efendimiz oruç farz olduktan sonra onu hiç terk etmemiştir. Böylece itikâf, önemli bir sünnet olmuştur.
Daha önce birkaç kere de ifade edildiği gibi tasavvuf ve tekkelerde halvet ve uzlet  sürekli değildir. Uzlet kadar sohbet ve hizmet de önemlidir. Dolayısıyla tekke mensupları kimi halvet, kimi uzlet, kimi de zahmet ehlidir.
Hadiste bunun cevazı ve bir çeşit fazileti zikredilmektedir. Hadiste uzletin gerçekleşmesiyle ilgili şöyle bir işaret vardır: Eğer kişinin halka karışması ve onlarla beraber olması durumunda kendisinden şer sadır olma veya halktan kendisine bir şer gelme ihtimali varsa, uzlete çekilmeye cevaz vardır.
Uzletin Hükmü:
Halveti sünnet ve bid’at olarak ikiye ayıran İbn Teymiyye, halvetle ilgili hadislerin çoğunun zayıf, bir kısmının da uydurma olduğunu söyler. Ona göre cemaatten ayrılma anlamına gelen halvet bid’attır. Sünnete uygun halvet ise faydalıdır.
Sonuç itibariyle İslam’da asıl ve efdal olan insanlarla olmaktır, ihtilattır. Bu sebeple normal şartlarda devamlı halvet ve uzlet meşru değildir. Ancak, belli amaçları gerçekleştirmek için az bir müddet içinde sınırlı ve geçici bir uzlette bir beis yoktur. Hatta sonucunun hayırlı olması itibariyle hayırlı bir vesiledir, araçtır. 
Bu noktada itikâf ibadetinin kıymetini pek de bilemeyen Müslümanların işe önce onu değerlendirmekle başlamaları gerekir.
Kur’an ve sünnette anlatılanların hülasasından âlimlerin ittifakıyla şu hüküm de çıkarılmıştır; insanların fitneye düşerek bozulduğu zamanlarda, dinini korumak amacıyla onlardan uzaklaşarak uzlet ve halvette olmak, meşrudur. Hatta daha faziletli bir amel olarak övülmüş ve teşvik edilmiştir.

 Görüldüğü gibi itikâf dışında halvet ve uzlet, başlı başına bir ibadet olmasa bile, ahlakı güzelleştirerek ihlâslı ibadetlerle Allah’a yaklaşmaya faydası tecrübe edilmiş bir vesile ve vasıtadırlar. İslam hukukunun kaidelerinden biri de şöyledir: “Bir vacibe ancak kendileri ile ulaşılan vesileler de vacip hükmündedir. Yani vesileler, aracılar, sebepler, asıl amacın hükmünü alırlar. Burada da asıl amaç güzel olduğuna göre, halvet ve uzlet de isteyen için güzeldir, inkâra gerek yoktur.

Uzletin Usul ve Adabı:

 Y. Nuri Öztürk “Kur’an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf” adlı kitabında, önce Halveti şeyhlerinden Muhammed b. Hasan eş-Şafii el-Halveti’nin “el-Adabu’s Seniyye” kitabından bir özet çıkarmış, sonra da  Gümüşhanevi’nin yazdıklarını aktarmıştır. Abdulbaki Gölpınarlı ise, özellikle Mevlevilerin çilesini geniş izah etmiştir.
Hemen bütün tarikatlarda var olan halvet, daha önce de geçtiği gibi, genellikle kırk gündür. Mevleviler bunu binbir güne çıkarmış, ama halveti de “Hizmet”e dönüştürmüşlerdir.

Bu yazı 1672 sefer okunmuştur.