Sayfanın başına git
Önceki Sayfa
Ana Sayfa
Paylaş
Kur'an Ne Diyor? (GÂLÛ BELÂ/BEZM-İ ELEST: )
" 1. Kâf. DÜŞÜN bu yüce ve özlü Kur’an'ı! " ( Kâf - 1.Ayet) ( Ayeti incele )
 
 
 
GÂLÛ BELÂ/BEZM-İ ELEST: ( 22.9.2017 ) Paylaş

GÂLÛ BELÂ/BEZM-İ ELEST:

A'râf Sûresi’nin 172–174. Âyetleri dirayetle anlaşılmaya çalışılmadığı için, açık olmayan, gaybi manalar içeren bir Âyet muamelesi görmüş ve Âyetlerin anlaşılıp anlatılması da uydurmacılara kalmıştır. Bu konudaki uydurmacılar ve uydurulanlar o kadar çoğalmıştır ki, "gâlû Belâ" veya "Bezm-i Elest" adlarıyla özel bir tasavvuf kültürü ve edebiyatı meydana gelmiştir. Bu gidişatın doğal sonucu olarak konunun kaynağı olan A'râf Sûresi’nin 172–174.Ayetlerinin meali de dirayetsizce ve ortaya çıkan uydurmalar doğrultusunda yapılmıştır. Aşağıdaki meal, mevcut meallerin birçoğuna da örnektir:

(A‘râf: 172–174) "Hani Rabbin; âdemoğullarının sulbünden soyunu çıkarmış ve kendilerini nefislerine şahit tutmuş: Ben sizin Rabbiniz değil  miyim? Demişti. Onlar da demişlerdi ki: Evet, biz buna şahidiz. Kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu, demeyesiniz. Veya daha önce sadece atalarımız şirk koşmuştu, biz ise, onların ardından gelen bir nesiliz, bizi bâtıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden helak eder misin demeyesiniz. İşte biz Âyetleri böyle uzun uzadıya açıklarız. Belki dönerler diye."

Görüldüğü gibi, yapılan meal yeterince anlaşılır değildir. Arapça bilgilerine güvenerek Âyetleri böyle meallendirenler de büyük olasılıkla kendi yaptıkları bu mealden bir şey anlamamışlardır. Söz konusu Âyetlerin sonunda İşte biz Âyetleri böyle uzun uzadıya açıklarız denilmesine rağmen yapılan mealleri neden yeterince anlaşılır değildir. Bunun üzerinde dikkatle durulması gerekir. Bize göre sorun, Ayetlerden bir şey anlayabilmek için rivayetçilerin eteğinden tutmak ve onların "Resulullah bu konuda şöyle buyurdu …" diye yaptıkları yalan yanlış açıklamaları itirazsız kabul etme alışkanlığından kaynaklanmaktadır. Her konuda rivayete ihtiyaç duyma alışkanlığı, o konuyla ilgili Âyetlerin anlaşılmasında ortaya konması gereken tefekkür ve gayreti azaltan bir etki yapmaktadır.

Mesela İbn-i Kesir bu konu ile ilgili olarak tefsirinde on farklı rivayete, Süyûtî ise ed-Dürrü'l-Mensur adlı eserinde yaklaşık elli rivayete yer vermiştir. Özellikle peygamberimize isnat edilerek rivayet edilmiş bu haberlerin hepsi de birbirinden farklı, birbiriyle çelişik, özü ve muhtevası değişik rivayetlerdir. Zihni melekeleri sağlam, akıllı ve düşünen bir insanın bu rivayetlere bakıp "Peygamberimizi bu tutarsız sözlerden, biri diğerini nakzeden bu tür rivayetlerden tenzih ederiz!" demekten başka çaresi yoktur. Peygamberimizi böyle bir kusurdan biz de tenzih ediyor ve bu rivayetlerden Kütüb-ü Sitte ‘de yer alan iki tanesini ibret için aktarıyoruz:

Rivayet 1:

Müslim İbn Yesar el-Cühenî anlatıyor:

"Hz. Ömer’e, "Rabbin Âdemoğullarından; bellerinden zürriyetlerini... (A'raf Sûresi’nin 172-173)"Ayetinden soruldu. Hz. Ömer şu cevabı verdi:

- Bu AyettenRasulullah’a da sorulmuştu. O şöyle açıkladı:

- Allah, Âdem'i yarattı sonra sağ eliyle mesh edip ondan bir zürriyet çıkardı ve: "Bunlar cennet içindir, bunlar cennet ehlinin ameliyle amel ederler" dedi. Rabb Teâla, ikinci defa sırtını okşadı, ondan bir nesil daha çıkardı ve: "Bunları da cehennem için yarattım, bunlar da cehennem ehlinin amalini işleyecekler.”

Cemaatten bir adam sordu:

- Ey Allahın Resulü! (Kaderimiz ezelden yazılmış ise) niye amel ediyoruz?

- Rasûlullah şu açıklamayı yaptı:

- Allah bir kişiyi cennet ehli olarak yaratmışsa onu cennet ehlinin amelinde çalıştırır. Öyle ki cennetliklerin bir ameli üzere ölür ve Allah da onu cennetine koyar. Aksine bir kulu da cehennem ehli olarak yaratmışsa, onu da cehennemliklerin amelinde istimal eder. Öyle ki bu da cehennemliklerin bir ameli üzere ölür, Allah da onu cehenneme koyar. [39-135] (Muvatta, Kader 2; Tirmizi, Tefsir, A'raf; Ebu Dâvûd, “sünnet.”)

Rivayet 2:

Ebu Hureyre anlatıyor:

Rasûlullah buyurdular ki:

- Allahu Zülcelâl Hazretleri Âdem'i yarattığı zaman sırtını meshetti. Bunun üzerine kıyamete kadar onun neslinden yaratacağı insanlardan her birinin iki gözü arasına Nurdan bir parlaklık koydu. Sonra hepsini Âdem'e arz etti. Âdem sordu:

- Ey Rabbim bunlar kim?

Cevap verdi:

- Bunlar senin zürriyetindir.

Onlardan bir tanesi dikkatini çekti, gözlerinin arasındaki parlaklık çok hoşuna gitmişti ve sordu:

- Ey Rabbim şu da kim?

Cevap verdi:

- Dâvûd!

Tekrar sordu:

- Ona ne kadar ömür verdin?

Cevap verdi:

- Altmış yıl!

- Bunun üzerine Âdem şu talepte bulundu:

- Ey Rabbim, ona benim ömrümden kırk yıl ilave et!

Rasûlullah buyurdular ki:

- Âdem'in yaşı kırk yıl eksik olarak kesinleşince hemen ölüm meleği geldi. Âdem ona dedi ki: - Benim ömrümden kırk yıl daha geride kalmadı mı?

Melek cevap verdi:

- İyi ama sen onu oğlun Davud’a vermedin mi?

Âdem inkâr etti, zürriyeti de inkâr etti, Âdem unuttu ve meyveden yedi. Zürriyeti de unuttu. Âdem hata işledi, zürriyeti de hata işledi." [39-136] (Tirmizi “Tefsir, A'raf.”)

Bu rivayetlere dayanılarak Müslümanlar arasında oluşturulmuş inancı şöyle özetlemek mümkündür:

Allah, henüz bedenleri yaratmadan önce ruhları karşısına toplamış ve onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuştur. Ruhlar da Belâ! [Hiç şüphesiz sen bizim rabbimizsin]" diye cevap vermişler ve böylece Müslüman olmuşlardır.

Konunun özeti bu olmakla beraber, Allah ile ruhlar arasında yapılmış olan bu sözleşmenin yeri ve zamanı konusunda rivayetlerde bir birlik sağlanamamıştır. Şöyle ki:

Bazı rivayetlerde bu sözleşmenin Neman bölgesinde, [Arafat'tan Mina'ya kadar olan vadide] bazılarında ise “Taif ile Mekke arasındaki bölgede” yapıldığı yer almaktadır.

Sözleşmenin zamanı konusunda ortaya atılan görüşleri de iki kısımda toplamak mümkündür:

  İnsanların bedenleriyle birlikte dünyaya gelmelerinden önce, zerreler hâlindeki zürriyetlerinden topluca alınmış bir ahit yoktur. Bu sözleşme mecazî anlamdadır ve bedenlerin yaratılmasıyla gerçekleşmiştir.

Allah'ın insanlardan aldığı ahit, insan türünün fiilen dünyaya gelmesinden önce gerçekleşmiştir. Bütün insanların zürriyeti, Âdem'in sırtından zerreler hâlinde çıkartılmış, onlara ruh ve akıl verilerek ilâhî hitapta bulunulmuş, onlar da buna sözlü olarak cevap vermişlerdir. Bu olay mecazî ve temsili bir anlatım değildir, gerçekten vuku bulmuştur.

RİVAYETLERİN AKLEN VE NAKLEN TAHLİLİ:

Rivayet 1'de, cemaatten bir adamın sorusuna cevap olarak peygamberimizce yapıldığı öne sürülen açıklama gerçekte bir "açıklama" değil, düpedüz Cebriyeciliktir.

Konumuz olan Âyette insan soyu Benî Âdem, [Âdemoğulları, insanlar] Zürriyetehüm, [Âdemoğullarının zürriyetleri/soyları] "Min-zuhûrihim[Âdemoğullarının sırtları /belleri /sulb leri]" kelimeleriyle çoğul olarak zikredilmiştir. Âyette kesinlikle tek olarak Âdem'den bahsedilmemiştir. Oysa rivayetler, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi hep Âdem odaklıdır.

Âyette konu edilen "ataların şirki" Âdem'e fatura edilemez. Çünkü Âdem müşrik değildir. (A'râf Sûresi’nin 189. Âyeti ile ilgili olarak Râz’î ve İbn-i Kesîr’in yaptığı açıklamalarda Âdem'e şirk isnat edilmiş, Şeytana kulluk yaptırılmış ve kendi çocuğuna "Abdülharis [Şeytanın kulu]" adını verdiği ileri sürülmüştür.

Rivayetlere bakılırsa, insan misak vaktinde ve dünyada, kabirde, kıyamette hayat bulmuştur. Bu kabule göre onun yine misaktan sonra ve dünyada, kabirde ölmesi gerekir. Böyle bir anlayış, insanın doğmadan önce ölü olduğunu, sonra canlanıp dünyaya geldiğini, daha sonra öldüğünü ve en sonunda da diriltilip haşrolunduğunu bildiren Mümin Sûresi’nin 11. ve Bakara Sûresi’nin 28. Âyetlerine, dolayısıyla da gerçeğe terstir.

Rivayetlerde sözleşmenin tarafı olarak zerrelerden söz edilmekte ve Rabbimiz tarafından bildirilmemiş bilgiler verilmeye çalışılmaktadır. Oysa herhangi bir sözleşmede taraf olacakların akıllı ve reşit olmaları gerekmektedir. Dolayısıyla insanların zerreler hâlinde iken taraf oldukları bir sözleşmeden sorumlu tutulmaları mantıklı değildir. Zaten bu sözleşmeyi bilen ya da hatırlayan tek kişi bile yoktur.

Rivayetlerle ilgili olarak daha onlarca ta'n [ayıplama, kınama, suçlama] noktası sıralamak mümkündür. "Bir delinin kuyuya attığı taşı bin akıllı çıkaramaz" özdeyişi de göstermektedir ki, dinî literatürümüze girmiş bu tür akıl dışı görüşlerin ayıklanabilmesi, bu inanç ve kabullerin zihinlere yerleşmesinden çok daha zordur. Nitekim milyonlarca Müslüman hâlâ bu konudaki asılsız rivayetlerin tesiri altında kalmaya devam etmekte ve "Ne zamandan beri Müslümansın?" sorusuna Gâlû Belâ'dan beri diye cevap verme gereğini duymaktadır.

KONUMUZ OLAN ÂYETLERİNTAHLİL DÜZENİ:  

Konumuz olan üç Âyet, 163–174.Ayetlerden oluşan pasajın bitim noktasını oluşturmaktadır. Bu pasajda Rabbimizin insanları bazı şeylerle deneyeceği, insanların bir kısmının sorumluluk sahibi olarak duyarlı davranacağı, diğer kısmının ise vurdumduymazlık sergileyerek görevlerini yapmayacağı, bu durumun kıyamete kadar böyle süreceği, sonuçta da sorumsuzların cezalandırılıp sorumluların ödüllendirileceği; ayrıca kâfirlerin seçmiş oldukları yolu gaflet ve bilgisizlikten değil kesinlikle bilinçli olarak tercih ettikleri, bunu da herhangi bir bahaneye başvurmadan itiraf ederek kendi aleyhlerine tanıklıkta bulunacakları bildirilmektedir.

Meal ve tefsirlerin çoğunda rivayetlerin etkisiyle konumuz olan bu Âyetlere birçok ekleme yapılmış, bu nedenle de Âyetlerin gerçek anlamından ister istemez uzaklaşılmıştır. Biz söz konusu Âyetleri sözcük sözcük tahlil etmek suretiyle güvenli bir yol izleyecek, böylece konuyu mevcut meal ve tefsirlerle karşılaştırarak okumak isteyenlerin yapılan ilâveleri daha rahat görmelerini sağlamaya çalışacağız.

      Hâlbuki  senin  Rabbin,

Metinlerde genellikle "vaktiyle", "bir zamanlar" diye tercüme edilen - إذiz edatı, bu edatın "anlamca zait olduğu, birçok yerde kelâmı süslemek için kullanıldığı" görüşündeki bazı tefsirciler ve bunlara itibar edenler tarafından meallerin çoğunda anlamca ihmal edilmiştir. Oysa iz edatı, anî ve beklenmedik bir şeyin meydana gelmesini veya anlatılan konuda birden bire yapılan bir dönüşü, değişikliği ifade etmek için kullanılır ve bu edattan sonra anlatılan konunun yer aldığı pasajın başlangıcı olur. Burada Âyet ve bağlacı ile başlamaktadır. Bu, iz edatı ile başlayan konunun daha önceki Âyetlerle bağlantılı olduğunu gösterir. Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, bu bölümün "Hâlbuki senin Rabbin" diye çevrilmesi gerekir.

           ... Kıyamet günü, "Biz, bunlardan  gafildik" demeyesiniz yahut "Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz / kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?" demeyesiniz diye

Bu cümlede Rabbimiz, insanoğlunun yapısına koyduğu üreme sistemi ile her kuşağa, her nesle kendi varlığını en iyi şekilde gösterdiğini belirterek bu sebeple şirk koşanların kıyamet günü mazeret bulamayacaklarını bildirmektedir.

           Âdemoğullarının sulbünden onların soylarını alır

Âyetin fiillerin tümü geçmiş zaman kipiyle ifade edilmiş olup bu cümlede geçen اخذ – EHAZE fiilinin Türkçedeki tam karşılığı "ALDI" sözcüğüdür. Ancak insanların yeryüzüne gelişi herhangi bir zaman diliminde olmuş bitmiş bir şey değildir; insanoğlunun yeryüzündeki sorumluluk sınavı son insan nesline kadar devam edecek bir süreçtir. Yüce Allah Rabb sıfatıyla insanoğluna bu süreci başarıyla değerlendirebileceği birçok üstün yetenek vermiş, Hakk'ı bulması için kitap indirmiş ve peygamber yollamıştır. Yani, insanoğlunun gerek yetenekleri, gerekse kitaptan ve peygamberden yararlanması süreklidir, daima tekerrür eden bir süreçtir. Dolayısıyla gerek اخذEHAZE fiilinin, gerekse Âyette geçen - اشهد  eşhede = tanık etti,قالوا - gâlû = dediler, شهدنا - şehidnâ = tanık olduk fillerinin şimdiki zaman-geniş zaman kipiyle meallendirilmeleri gerekir. Söz konusu fiillerin Âyette mazi [geçmiş zaman] kipiyle kullanılmış olması, anlatılan olayların gerçekleşeceğinin kesinliğini vurgulamak içindir

Ve onları kendi aleyhlerine tanık eder;

Piyasadaki birçok meal ve tefsirde bu bölüm de eksik olarak "Kendilerine şahit tuttu" gibi ifadelerle meallendirilmiş ve tanıklığın lehte mi yoksa aleyhte mi olduğu belirtilmemiştir. Söz konusu tanıklık, ala enfusihim = kendi aleyhlerine şeklinde ifade edildiği için aleyhte bir tanıklıktır. Bu husus kesinlikle gözden kaçırılmamalıdır.

Ben sizin Rabbiniz değil miyim?

Tahlilini yaptığımız konuyu anlayabilmek, bu soru cümlesinin manasını ve pasaj içindeki yerini bilmeye bağlıdır. Hemen belirtmek gerekir ki, piyasadaki birçok meal ve tefsirde yapılmış olan "dedi", "demişti" gibi eklemeler, Âyetin orijinal ifadesinde yoktur.

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusu ile başlayan Elestü bi rabbiküm? gâlû: Belâ... Şehidnâ. "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Derler ki: "Evet, Rabbimizsin. Tanık oluyoruz" cümlesi, Âyette kendisinden önce yer alan ve eşhedehüm ala enfusihim= ve onları kendi aleyhlerine tanık eder cümlesinin bedelidir; onu açıklar, tefsir eder. Dolayısıyla, bu cümle Allah'ın insanları kendi aleyhlerine nasıl tanık ettiğini açıklamaktadır.

Verilecek cevabı bilmesine rağmen Rabbimizin insanlara soru yöneltmesi, mesajın karşılıklı konuşma yöntemi ile verilmesi sebebiyledir. Bu metot aynı zamanda bir "Belağat" sanatıdır. Belağat ilmine göre soru cümleleri, bir şeyi sorup öğrenmekten daha çok, bir şeyi inkâr ya da takrir için veya muhataba iltifat ve minnet için yahut da muhatabı tekdir ve sorumlu tutmak için kullanılır.

Bu soru cümlesi ile ilgili olarak yanlış anlamalara, yanlış kavram ve inançların oluşmasına yol açan bir husus da Rabb sözcüğünün toplumda "ilâh", "yaratan" anlamında kullanılması sebebiyle cümlenin “Ben sizin Allah'ınız, yaratıcınız değil miyim?” şeklinde anlaşılmasıdır. Oysa Rabb sözcüğü "Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü programlayıp yöneten" demektir. Buna göre soru cümlesinin içerdiği gerçek anlam şöyle takdir edilebilir:

"Ben, sizin yaratılışınızı, yaşayışınızı, üremenizi plânlayan; sizi terbiye eden, sizi bir hedef için hazırlayan, size akıl fikir veren; size doğruyu bulma, Rabbinizi bilme, hakikati idrak edebilme güç ve istidadını veren; ayrıca size peygamber gönderen, kitap indiren değil miyim?"

        Derler ki: Elbette Rabbimizsin,

Burada geçen - بلىbelâ sözcüğü, -ne’am sözcüğü- gibi "Evet" anlamına gelen bir tasdik edatıdır. Fakat نعم- ne’am sözcüğü, olumlu veya olumsuz her söyleneni tasdik ve takrir için kullanılabilirken belâ sözcüğü sadece olumsuz soruya cevap olarak kullanılabilir. Meselâ; "Ali geldi mi?" sorusuna verilen "ne’am" cevabı, "Evet, Ali geldi" anlamına gelir. Ama soru, "Ali gelmedi mi?" şeklinde sorulacak olursa, bu takdirde "ne’am" cevabı "Evet, Ali gelmedi" demek olur. Bela edatı ise sadece olumsuz soruya cevap olarak verilebileceğinden, daima menfinin sübutunu ifade eder. Dolayısıyla, "Ali gelmedi mi?" sorusuna "belâ" cevabı verilecek olursa, bu cevap "Evet, Ali geldi" demek olur.

Konumuz olan Âyette de “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna karşılık "bela" dendiğinden, cevap da “Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” demektir.

Âyetteki bu diyalogdan anlaşılıyor ki, insanlar kıyamet günü kesinlikle inkâra yönelmeyeceklerdir. "Rabb" sözcüğünün anlamı dikkate alınarak, verilen cevap şöyle takdir edilebilir:

Evet, Sen bizim Rabbimizsin; Sen, bizi terbiye ettin, bizi bir hedef için hazırladın; bize akıl fikir verdin, bize doğruyu bulma, Rabbimizi bilme güç ve istidadını verdin, ayrıca bize peygamber yolladın, kitap indirdin. Ama biz bunlara itibar etmeyen suçlular olduk; kendi aleyhimize şahidiz.

        Tanıklık ediyoruz

Âyetin bu bölümü de tefsirlerin çoğunda "Senin Rabbimiz olduğuna tanığız" şeklinde yanlış olarak açıklanmıştır. Âyette insanların neye şahit oldukları beyan edilmemiştir. Zaten edebî kurallara uygun olması bakımından da beyan edilmemesi gerekir. Burada, Âyetin sibakının delâletiyle şehidnâ fiilinin mef'ulü [tümleci] mahzuf olarak takdir edilen âlâ enfüsinâ ifadesidir. Kur’an’ı anlayacak kadar Arapça bilenler, cümlenin siyak ve sibakına [bağlamına] iyi dikkat ettikleri takdirde bu gizli tümlecin alâ enfüsina ifadesi olduğunu kolayca anlarlar. Bu nedenle şehidnâ ifadesi "Biz kendi aleyhimize tanık oluyoruz" şeklinde anlaşılmalıdır. Nitekim En'âm Sûresinde de bu Âyetin tefsiri mahiyetinde bir ifade mevcuttur:

(En'am: 130-31) Ey cin ve ins topluluğu! Size göstergelerimizi anlatan, bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran kendinizden Elçiler gelmedi mi? -Diyecekler ki: "Kendi aleyhimize şahidiz!- Basit hayat onları aldattı da inkârcı olduklarına, kendilerine karşı tanıklık ettiler. Gerçek şu ki, Rabbin, insanları henüz bilgisizken, haksız yere, kentleri asla helak etmez.

Yapılan tanıklığın "kendi aleyhlerine" olduğu şeklinde hem bu Surenin 37. Âyetinde hem de Nahl Sûresi’nin 89. Âyetinde benzer ifadeler mevcuttur.

Haklarında yeterli ve ikna edici bilgiler bulunmayan kişilerce öne sürülen bazı görüş ve kanaatleri birer akide haline getirmemek, garip rivayetlerin arkasına düşüp yanlışlar içinde kaybolmamak ancak Âyetlerin doğru anlaşılmasıyla mümkün olmaktadır. Ayetlerin doğru anlaşılması için Rabbimizin yardımını istemeli, O'ndan ilmimizi, anlayışımızı ve kavrayışımızı arttırmasını talep etmeliyiz.   Ankebût Sûresi’nin 57 Âyetinde söz verdiği gibi, uğrunda üstün çaba harcayanları Yüce Allah mutlaka kendi yollarına ulaştırır.

H.Yılmaz

 

GALU BELA ZAMANI UYDURMASI

Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği vakit, “pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz” dediler. (Bunu) kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu.” demeyesiniz diye (yapmıştık).

(Araf 7/172)

NOT: Bu ayet çarpıtılarak ruhlar âlemi diye üçüncü bir âlem oluşturdular. Sonradan da Kabri eklediler ve âlem sayısı dörde çıkmış oldu. 

Ruhlar âlemi diye bir âlemden Kuran hiç bahsetmez. Bütün âlem kelimeleri iki dünya için kullanılır. Dünya ve ahret hayatı, âlemi şeklinde. Örnek ayetler aşağıda verilmiştir.

2.201 - Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahrette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der.

(Bakara 2/201)

13.34 - Dünya hayatında onlar için bir azab vardır, ahretin azabı ise daha zorludur. Onları Allah'tan (kurtaracak) hiç bir koruyucu da yoktur.
(Rad 13/34)

Ruh insanın yaratılması tamamlandıktan sonra bedene verilen candır.

32.9 - Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?
(Secde 32/9)

İnsanın kendi aleyhine şahitliği

36.65 - Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz; (günahtan ve sevaptan yana) kazandıklarını, elleri bize söylemekte, ayakları (aleyhlerinde) şahitlik etmektedir.
(Yasin 36/65)

41.21 - Kendi derilerine dediler ki: "Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?" Dediler ki: "Her şeye nutku verip konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz."
(Fussilet 41/21)

İnsanların İslam fıtratı üzerine yaratılması nedir.

30.30 - Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.

(Rum 30/30)

İnsanın bütün hücreleri İslam fıtratı üzerine yaratılmıştır. İnsanın onlara müdahale etme şansı yoktur. Görevlerini yaparken de müdahale edemezler. Organların çalışması Allah’ın izni ve yaratması ile gerçekleşir.  

İnsanlar Allah’ın emirlerini yerine getirmemekle aslında kendi nefislerine zulmediyorlar. O güzelim organlar da ateşle karşı karşıya geliyorlar. 

10.44 - Şüphesiz Allah, insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.

 (Yunus 10/44)

 

Kuran ne diyor?

 

 

 

 

Bu yazı 140 sefer okunmuştur.