Sayfanın başına git
Önceki Sayfa
Ana Sayfa
Paylaş
Kur'an Ne Diyor? (AHİRETE İNANMAK VE KURAN)
" 2. Düşün [Allah\ın] vahyi[ni], ki işlenmiştir " ( Tûr - 2.Ayet) ( Ayeti incele )
 
 
 
AHİRETE İNANMAK VE KURAN ( 27.10.2017 ) Paylaş

AHİRETE İNANMAK VE KURAN

45. Kur’an okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez/ gizli bir perde kıldık.
46 - Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık kıldık. Ve sen Kuran’da sadece Rabbini ‘bir ve tek’ olarak andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler.

(İsra 17/45-46)
Bu ayetlerde Mekkeli müşriklerin hâlleri anlatılmaktadır. Kur’an ile müşrikler arasındaki perde, aslında onların izledikleri Kur’an karşıtı politikalardan ve Kur’an’ı dinlememek için uydurdukları bahanelerden ibarettir. Onlar, önlerine getirilen onca delili, çıkar hesaplarına uymadığı için incelemezler. İblislerinin kendilerine süslü gösterdiği kibir ve inatları sayesinde de gerçekleri görmezler, geçmişten ders almazlar, geleceği düşünmezler. Müşriklerin burunlarını havaya dikmiş bu hâlleri başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Şüphesiz ki Biz onların boyunlarının içinde demir halkalar kıldık. Öyle ki onlar çenelerine kadardır. Böylece onlar burunları yukarı kaldırılmış olanlardır.
Ve Biz onların önlerinden bir set, arkalarından bir set kıldık. Böylece Biz kendilerini sarmışızdır. Artık onlar görmezler.
Ve onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre birdir, onlar inanmazlar.

(Ya Sin/8-10)
Biz onlara karinleri [bir takım yakınları, yani İblislerini] kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinlerden ve insanlardan [herkesten] kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan söz, onların üzerine hakk oldu. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler.

(Fussilet/25)
Allah, onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Büyük azap da onlar içindir.

(Bakara/7)
Ve ona ayetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında bir ağırlık varmış da onları işitmemiş gibi, büyüklük taslayarak sırt çevirir. İşte onu, acı verecek bir azabı müjdele.

(Lokman/7)
Bu konunun daha iyi anlaşılması için Tin suresinin tahlilinde bulunan “Allah’ın Kalpleri Mühürlemesi” (Tebyinü’l-Kur’an; c.1 s. 560-571) başlıklı yazımızın okunmasını öneriyoruz.
Esbab-ı Nüzul nakillerine göre ayette değinilen kişiler Ebulehep ve karısı, Ebu’l-Bahteri, Zemaa, Süheyl ve Huveyti adlı kişilerdir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) Anlatılanlara göre, bu kişiler heyet halinde amcasının yanına geldiklerinde, peygamberimiz onlara “Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul edin, bu sayede Arapların hükmedenleri olursunuz, Arap olmayanlar da size itaat eder” demiş, onlar da arkalarını dönüp gitmişlerdir. Bu tip kişilerin tavırları Kur’an’da şöyle yer almaktadır:
Dediler ki: “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/ zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz.” (Fussilet/5)
46. ayetteki “Ve sen Kur’an’da sadece Rabbini ‘bir ve tek’ olarak andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler” ifadesinden, müşriklerin bir ve tek olan Allah’ın yüceltilmesini ve bunda ısrar edilmesini kabul etmedikleri anlaşılmaktadır. Aslında onlar peygamberimizden, Allah ile beraber kendi ilâhlarının büyüklerinden, azizlerinden de bahsetmesini istemektedirler. Çünkü onlara göre Allah, ilâhlık güçlerinden bazılarını, onlara çocuklar veren, onları hastalıklardan koruyan, onların ticaretlerinin gelişmesini sağlayan, kısaca onların tüm istek ve arzularına cevap veren kendi ilâhlarına da vermiştir. Müşriklerin bu sapık inançları Kur’an’da şöyle ifade edilmiştir:
Ve Allah, “bir tek” olarak anıldığı zaman ahirete inanmayanların yürekleri burkulur da, O`nun astlarından olan kimseler anıldığı zaman derhal yüzleri gülüverir.

(Zümer/45)
Bu sapık görüşler maalesef o günlerde kalmamış, günümüzdeki bazı çevrelere de intikal etmiştir. O ilkel çağda olduğu gibi, Allah’ın birçok sıfatı ve tasarrufu bu çevrelerde bir takım “kutup”lara, “Gavs”lara verilmekte ve bu kimseler Allah’tan daha fazla zikredilmektedir.

H.Yılmaz

45.  Kur'ân okunduğun zaman, seninle âhirete inanma­yanlar arasına gizli bir engel koyarız.

46.  Kuran’ı anlarlar diye kalplerine örtüler ve kulak­larına da ağırlık koyduk. Çünkü Kur'ân'da Rabb ‘ini yalnız andığın zaman, onlar canları sıkılarak arkalarını dönerler.

47.  Sana kulak verirlerken, niye kulak verdiklerini de, gizli toplantılarında haksızlık yapanların: "Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" dediklerini de bi­liyoruz.

48.  Baksana, senin için ne türlü benzetmeler yaptılar! Bu yüzden öylesine saptılar ki, artık doğru yolu bula­mayacaklardır.

Bu âyetler kâfirlerin veya müşriklerin Kur’an’a gösterdikleri olumsuz tepki ile Hz. Peygamber için yaptıkları konuşma ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmelerini gündeme getirmektedir. 

"Kur'ân okuduğun zaman, seninle âhirete inanmayanlar arasına gizli bir engel koyarız."

Bu ayetin iniş sebebi olarak bazı haberler nakledilmektedir:  Peygamber ne zaman Kur'ân okusa, Kusayyoğulları kabilesinden, sa­ğında ve solunda iki adam dikilir, el çırpar, ıslık çalar ve şiirler okuya­rak,  Peygamber'in okuduğunu karıştırmaya çalışırlardı. Esma'dan şu haber nakledilmektedir:  Peygamber, beraberinde Ebû Bekir ol­duğu halde oturuyordu. Derken Ebû Leheb'in karısı, avucunun içini dolduran bir taşla birlikte çıkageldi ve şöyle dedi: "Kınayarak geldik, dinini terk edip buğzettik ve emrine de isyan ettik." Bunun üzerine  Ebû Bekr: "Ey Allah'ın Resulü, elinde taş var, onun zarar vermesinden korkarım," dedi. Peygamber de bu âyeti okudu.

'' İbn Abbâs şunu anlatmaktadır: 

Ebû Süfyan, Nadr İbn Haris, Ebû Cehl ve diğerleri, Peygam­berle birlikte oturuyorlar ve onun sözlerine kulak vererek onu dinliyorlardı. Nadr İbn Haris: Ben Muhammed'in ne dediğini anlayamıyorum; ancak ne var ki ben, onun dudaklarının bir şeyden ötürü hareket ettiğini görmekteyim, dedi. Ebû Süfyan: Ben, onun söyledikleri­nin hak ve gerçek olduğunu sanıyorum, derken, Ebû Cehil: O bir mec­nundur; Ebû Leheb: O bir kâhindir; Huvayb İbn Abdülüzzâ da: O bir şairdir, dedi. İşte bu konuşmalar üzerine bu âyet inmiştir.

Şimdi bu rivayetlerin hangisinin doğru olduğunu sorabiliriz: İsra 47. âyete göre İbn Abbâs' ın naklettiği olay doğru görülmektedir. Ama Fussilet 26. âyete göre de birinci rivayet doğru gözükmektedir:

"İnkâr edenler: Bu Kur' ân 'ı dinle­meyin,  okunurken gürültü yapın.  Umulur ki bastırırsınız,  dediler."

Tebbet suresine göre de Ebû Leheb'in karısı konusu hakkındaki haber doğru gözükmektedir.

Demek ki her üç haberin ortak bileşkesini almak gerekiyor. Haber­ler ayetlere uygun düşmektedir. Onun için üçünü de doğru kabul ediyor ve bu olayları âyetlerin tarihsel temeli olarak anlıyoruz. Ama âyetler kıyamete kadar gelecek nesillere ait olduğuna göre, bu tepkiler her za­man var olacaktır.

Şimdi âyetin analizine geçebiliriz: Peygamber Kur'ân okuyunca, âhirete inanmayanla onun arasında niçin bir engel konmakta­dır? Bu âyeti açıklayabilmek için, İsra 41. âyeti açıklayabilmek gereki­yor. Kur'ân'da Yüce Allah gerçeği açık-seçik açıkladığı halde, inkâr edenlerin yalnızca nefretleri artmıştır. Kur’an’dan nefret ettikleri için onlarla Hz. Peygamber arasında bir perde veya engel koydu. Bu nefret olmasaydı bu engel de konmayacaktı. Bu âyete bağlamadan açıklanırsa, sanki Yüce Allah onların Kur’an’ı dinlemelerini istemiyordu anlamı çıkacaktır. Önce onların gönüllerinde nefret oluştu, sonra da Yüce Allah perdeyi koydu.

Burada sebep-sonuç ilişkisi vardır. Onların Kur’an’a karşı olan nefretleri sebep, Allah'ın engel koyması da sonuç olmaktadır.

Diğer sebeplerden biri de âyetin kendi içindeki "âhirete inanma­maları" ifadesidir. Âhirete inanmayanlarla Hz. Peygamber arasında "giz­li bir perde" konmaktadır; başka bir ifade ile bunu Allah koymaktadır. Âhirete inanmamak, perdeye dönüşmektedir. İmansızlık, Kur'ân ile on­ların arasında perde olarak yer almakta ve onu da Yüce Allah koymakta­dır. Bu perdeyi gözle görülemeyen, manevî ya da psikolojik bir perde olarak nitelendirmek gerekiyor.

Kur’ân’ın sesi ve onun getirdiği mesaj, onların kulaklarından be­yinlerine, yani gönüllerine inmemekte, onlara işlememektedir.

Ters manadan hareket edersek, âhirete iman perdeleri kaldırmakta, mesajı beyinlere, gönüllere ulaştırmakta önemli bir görev yapmaktadır.

2."Kuran’ı anlarlar diye kalplerine örtüler ve kulaklarına da ağırlık koyduk. Çünkü Kur'ân'da Rabb ‘ini yalnız andıklarında da ağırlık koyduk. Çünkü Kur'ân'da Rabb ‘ini yalnız andığın za­man, onlar canları sıkılarak artlarına dönerler."

"Örtüler" diye tercüme ettiğimiz ekinne kelimesi kinân kelimesinin çoğuludur ve "okun konduğu, onu gizleyen, muhafaza eden şey" anlamına gelmektedir.

Tevhit inancını bir tarafa atıp şirke veya bâtıl inançlara inat ve ıs­rarla sarılan, hakikate kulak vermeyen insanlar zamanla hakikati anlama ve duyma yeteneğini kaybedeceklerdir. Bu yeteneği kaybetmeleri onla­rın kalbine mühür veya örtü olarak gelecek, Allah da bu mühür ve örtüyü tasdik edecektir. Hakikati anlama yeteneğinin kaybolduğu, onun boşalttığı yeri mühür veya örtüler alacaktır. "Hiçbir şey boş kalmaz" ilkesinden hareketle diyebiliriz ki hakikati anlama yeteneğinin yerini bu âyette örtüler almıştır.

Âyete dikkatle bakılırsa ce'alnâ fiilinin faili Allah'tır. Yani örtüleri onların kalplerinin üzerine koyan Allah olarak görülmektedir. O zaman Allah onların hakikati anlayıp imana gelmelerini istemiyor diye­bilir miyiz? Bu soruya evet cevabını verirsek, Allah'a zulüm isnad etmiş oluruz. Soruya şu âyetlerle cevap vererek, Yüce Allah'ın insanlara hür irâde ve seçenek verdiğini, onunla beraber inanç özgürlüğünü tanıdığını, onların seçenek ve özgürlüklerinin gereği olarak bu perdeleri kalplerinin üzerine koyduğunu söyleyebiliriz:

a) "Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulakla­rımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmak­tadır. Onun için sen istediğini yap, biz de yapmaktayız"

(Fussilet 41/5). Dikkat edilirse kalplerinin kapalılığını, kulaklarındaki ağırlığı ve aradaki perdeyi kendileri itiraf etmektedirler.

b) "Hevâ ve hevesini tanrı edinen Allah'ın bir bilgiye dayanarak saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, güzünün üstüne de perde çektiği kimse­yi gördün mü?"

(Casiye 45/23).

Bu ayetten de, önce insan kendi kötü arzularını tanrı ediniyor, son­ra da Allah mühürleyip perdeyi çekiyor.

Demek ki kâfirlerin kalplerinin üzerine Yüce Allah'ın koyduğu ör­tüler, onların hür iradelerinin seçiminden sonra olmaktadır.

Âyette geçen en yefkahûhü ifadesini lâ yefkahûhü şeklinde anlamak gerekiyor. Mana "anlamamaları" şeklinde olmalıdır. Kâfirlerin inkârı, gönüllerinin üzerine perde istemektedir, Al­lah da o perdeleri oraya örtmekte, koymakta, çekmektedir. Kur’an’ı an­lamamaları için kendi perdelerini imal ettiler, Allah da o perdeleri oraya koydu. Anlamamalarını Allah istemedi, onlar istedi Allah da onayladı. Allah Teâlâ herkese layık olduğunu verir.

Yüce Allah, kalplerinin üzerine örtüler koyarken, kulaklarına da ağırlık koymuş oldu. Kulak işitme, dinleme ve anlamayı temin eden du­yumları taşıyan organdır. Okumanın olmadığı durumlarda, kalpte ya da beyinde anlayışı temin edecek malzeme oraya kulak vasıtası ile taşın­maktadır. Fussilet 5'de kâfirler itiraf ettikleri gibi, öncelikle kendi kulak­larını Kur’an’a, Hz. Peygamber'in çağrısına karşı kapadılar, onlara ağır­lık taktılar. Yüce Allah da o ağırlıkları onlara layık gördü. Onlar, gerçeği anlamaya niyetli olmamaları nedeniyle kulaklarına ağırlık konmuştur.

Bu âyetteki kalplerin üzerinde örtülerin, kulaklara ağırlıkların konmasının anlamı, beyinlerinin hakikati anlama yeteneğini kaybetmesi, ondan mahrum bırakılmasıdır.

Zaten âyetin sonunda Yüce Allah onların kalplerinin üstüne örtüle­ri, kulaklarına da ağırlıkları neden koyduğunu açıklamaktadır: "Çünkü Kur'ân'da Rabb ‘ini yalnız andığın zaman onlar canları sıkılarak artlarına dönerler." Müşriklerin Kur'ân'da ki tevhit inancına karşı aşırı bir olumsuz tavır takınarak yüz çevirmeleri Yüce Allah'ın yukarıdaki uygulamasına sebep olmuş ve olmaktadır.

Âyetin bu kısmı, sonuç olarak da görülebilir. Bunu şöyle açıklaya­biliriz: Yüce Allah onların kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyunca, onlar Kur'ân'da geçen tek tanrı fikrine karşı sırtlarını dönmeye başlarlar. Bizim tercihimiz Kur'ân'daki tevhit inancına sırtlarını dönünce Allah'ın, onların kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da ağırlıkları koyması şeklindedir.

"Tek tanrı inancı", onların şirk koşmaları ile çatışınca, sırtlarını dönüp giderken, asıl beyinlerini ve gönüllerini ona karşı kapamış oluyor­lardı. Günümüzde, çeşitli şeyleri tanrı edinenler de aynı olumsuz tepkiyi göstermektedirler.

Yüce Allah 45 ve 46. ayetlerde bir davranış psikolojisi analizi yapmakta, insanların hakikate, tevhit inancına karşı beyinlerini, kulakla­rını ve gönüllerini tıkayıp nasıl davrandıklarını açıklarken, din eğitimci­lerine bu insanların manevî hastalıklarının neler olduğunu öğretmektedir.

"Kur'ân'da Rabb ‘ini yalnız andığın zaman" ifadesi, Peygamber’in Kur'ân'ın tevhit inancını anlatması, onun dersini vermesi anlamı­na gelmektedir. "Yalnız Rabb ‘ini" demek "tek tanrı" inancı demektir. "Anmak" da, "o konu üzerine ders vermek" tir. Neticede kâfirler, Kur'ân'ın getirdiği tek tanrı anlayışı üzerine verilen derse karşı aşırı olumsuz tepki göstererek sırtlarım dönmüşlerdir.

3."Sana kulak verirlerken, niye kulak verdiklerini de, gizli toplantılarında haksızlık yapanların: Siz ancak büyülenmiş bir ada­ma uyuyorsunuz, dediklerini de biliyoruz."

Bundan şu genellemeleri çıkartıyoruz:

a) Yüce Allah, Peygamber Kur'ân okurken müşriklerle onun arasına gizli bir perde koymasını; Hz. Peygamber Kur'ân'ın tek tanrı inancını öğretirken sırtlarını dönmeleri nedeniyle kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da ağırlıklar koymasını 47. âyetteki "bilmesine" da­yandırmaktadır. 45 ve 46. ayetlerde geçen ce'alnâ dediği ve bizim "koyduk" diye tercüme ettiğimiz fiilini Yüce Allah bilgiye, bilmesine dayanarak gerçekleştirmektedir. İşte 47. âyet o fiillerinin bilgisine da­yandığını gündeme getirmektedir. Eğer bu bilgi olmasaydı Yüce Al­lah'ın perde, örtü ve ağırlık koyması zulüm olacaktı.

Bilgiye dayanarak bir iş yapmasını Yüce Allah Casiye 23'te de söylemektedir: "Hevâ ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın bir bilgiye dayanarak saptırdığı kişiyi gördün mü?" "Bir bilgiye dayanarak saptırdı" ifadesi İsra 45-47.ayetlerde detaylı bir şekilde açıklanmaktadır.

"Biz biliyoruz" buyururken, yaptıklarını bilgisine dayandırdığını ifade etmektedir. Bundan çıkaracağımız netice şudur: Yüce Allah kendi­sinin bir eylemi bilerek yaptığını bize söylerken; bizim de bir eylemi bilerek yapmamızı önermektedir. Çünkü bilgi, eylemin doğruluğunu veya yanlışlığını ortaya koyan bir aydınlıktır; eylemin sonucunu göste­ren ışıktır; haksızlık yapmayı önleyen güçtür.

b)  Peygamber'i dinlerken niye dinlediklerini bilmesi, onların gizli niyetlerini, dinlemelerindeki amaçlarını bilmesi demektir. Bu da Allah'ın insanı içten de kuşattığını göstermektedir. Peygamber onların gönlünden geçeni, niyetlerini, amaçlarını bilemeyeceğinden Allah kendi­sinin bildiğini ifade etmektedir.

İşte bu önceden bilmesi, Allah ile beşerin arasındaki farklardan bir tanesini oluşturmaktadır.

c) Demek ki müşriklerden bazıları Hz. Peygamber'i dinliyorlardı, onun davetini okuduğu Kur’an’a kulak veriyorlardı. Onların bir kısmının Peygamber'in okuduğu Kur’an’ı dinlediklerini En'âm 25'te görmüş­tük. Ayrıca Muhammed 16'da da aynı dinleme gündeme getirilmektedir.

Onların kötü niyetle  Peygamber'i dinlemeleri, onların ikili oy­nayıp münafıklık ettiklerine delil teşkil etmektedir: "Onların arasında, seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca, kendilerine bilgi verilmiş olanlara: Az önce ne demişti? diye sorarlar. Bunlar Allah'ın kalplerini mühürlediği, hevâ ve heveslerine uyan kimse­lerdir" (Muhammed 47/16).

d) Yüce Allah içlerindeki gizli niyet yani amaçlarını bildiği gibi, gizli toplantılarında Hz. Peygamber hakkında ne dediklerini de bu ayette deşifre etmektedir: "Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz."  Peygamber'in büyülenmiş olduğunu söy­leyecek kadar ileri gidiyorlar ve akıl dışı iftirada bulunuyorlar.

Bir gün Peygamber Ali'ye bir sofra hazırlayıp, müşrik Kureyşlilerin ileri gelenlerini davet etmesini söyler. Hz. Ali bu emri ay­nen yerine getirir. Onlar bir araya gelince, Hz. Peygamber yanlarına gi­rer, Kur'ân okur ve tevhit inancına davet eder. Tevhit inancını kabul ettikleri takdirde sosyal statülerini kaybetmeyeceklerini, onun devam edeceğini de söyler. Daha sonra kendi aralarında toplandıklarında, Hz. Peygamber'in büyülenmiş olduğunu birbirlerine fısıldaşıyorlardı. Bura­daki fısıldaşmada "eğer bu adama tâbi olursanız, büyülenmiş bir adama uymuş olacaksınız" manasında bu ifadeyi kullanmaktaydılar.

Ayette geçen meşhur kelimesi "büyülenmiş" anlamına gelmektedir. Ama onun "bozulan" manası da vardır. Arapça'da "iyi hazırlanmamış yemek" için de meşhur kelimesi kullanılır. "Lüzumundan fazla yağmur yağıp da bozulan yer" için de meşhur kelimesi kullanılmaktadır. Kısaca müşriklerin Peygamber'i dinlediklerinde, yani Kur'ân okurken ona kulak verdiklerinde Kur'ân'da geçen bu üç ayettenEn'âm 25'teKur’an’a eskilerin masalları olduğunu, İsra 47'de  Peygamber'e büyülenmiş olduğunu, Muhammed 16'da da anlama konusunda dalga geçtiklerini söyleyip iftira ettiklerini anlıyoruz. Masal, sihir ve alay etme gibi kelimeleri kullanarak tepki gösteriyorlardı.

e) Yorumunu yapmakta olduğumuz İsra 47'de geçen ez-zâlimûn "zalimler" kelimesinin karşılığı "müşrikler"dir. Böylece Yüce Allah tevhit inancını kabul etmeyen müşriklerin ikili oynayıp nasıl dav­randıklarının analizini yapmakta ve onların şahsiyetlerini tanıtmaktadır.

4. "Baksana, senin için ne türlü benzetmeler yaptılar! Bu yüzden öylesine saptılar ki, artık doğru yolu bulamayacaklardır."

Yüce Allah Hz. Peygamber için yapılan benzetmelerin incelenmesini istemektedir.

a) Yüce Allah, hakarete varan benzetmelerin "nasıllığının" ince­lenmesini emretmektedir. Hz. Peygamber'e "deli" (Kalem 68/51); yo­rumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 48'de "büyülenmiş" dediler; "kâhin, şair, başkası tarafından öğretilmiş" de dediler.

b) Onların Peygamber'e çok çirkin iftiraları, onları öylesine yoldan çıkardı ki, bir daha hakikate giden yolu bulmaya güçleri yetme­yecektir. Bundan şunu çıkartıyoruz: Müşriklerin Peygamber'e karşı takındıkları tavır, onun getirdiği tevhit inancını anlayıp kabullenmelerini engellemektedir. Tevhit inancı denen yolu bulmalarına mâni olmaktadır.

Eğitim açısından bakınca da şu kuralı çıkarabiliriz: Öğrenciler ve­ya halk ders veren, öğreten hocayı veya din adamlarını önce benimseye­cekler, sonra da onu dinleyeceklerdir. Öğretmen önce kendini kabul etti­recek, sonra da öğrenci onun dersine alaka gösterip dinleyecektir. Peygamber'in kendisini kabul ettirme konusunda bir sorunu yoktu ama müşriklerin onu kabullenmelerinde, benimsemelerinde sorunları vardı. Peygamber, tevhit inancını getirip onların sahte tanrıları ile mücadele verince onu benimsemediler ve kendisine çeşitli sözlerle hakaret etti­ler. Aslında bu durum, eğitimden istifade edememe ve yolunu kaybet­mekten başka bir şey değildir.

B.Bayraklı

 

Bu yazı 53 sefer okunmuştur.