Sayfanın başına git
Önceki Sayfa
Ana Sayfa
Paylaş
Kur'an Ne Diyor? (MÜTEŞABİH AYETLER)
" 47. [O zaman] Biz onları içlerinde [kalmış] olabilecek nahoş duygu ve düşüncelerden arındıracağız ve [böylece] birbirleriyle kardeş olarak mutluluk tahtları üzerinde karşı karşıya oturacaklar. " ( Hicr - 47.Ayet) ( Ayeti incele )
 
 
 
MÜTEŞABİH AYETLER ( 6.4.2018 ) Paylaş

MÜTEŞABİH AYETLER

MÜTAŞABİH:

Müteşabih kelimesinin kökü şebehe'dir.

Şebehe Kelimesinin Manaları:

1. Birbirine benzemek

Şebehe kelimesi teşabehe kalıbından alındığında "birbirine benzemek" manasına gelmektedir. Mesela Bakara 2/70'te hayvanların birbirine benzeme­si; Bakara 2/118'de cahil insanların geçmiş nesillere olan kalp benzerliği, Enam 6/99'da ekinlerin birbirine benzediğini; Bakara 2/25'te cennet nimetleri­nin dünya nimetlerine benzediğini ifade için bu kelime kullanılmaktadır.

2. Benzer görünmek

Ra'd 13/16'da şu ifade yer almaktadır:

Yaratma eylemi onların gözünde, Allah'ın yaratma eylemine benzer mi görün­dü? Burada bir mukayese söz konusudur.

3. Tutarlı olmak

Zümer 39/23'te müteşabih kalıbında gelmekte ve tutarlı anlamını ifade et­mektedir: Allah, bütün öğretilerin en güzelini, kendi içinde tutarlı.... Derken, en güzel olanın, tutarlı olmasının zorunluluğuna dikkat çekmektedir.

4. Gibi görünmek

İsa'yı öldürdükleri iddiasında bulunanlara karşı Yüce Allah, Aslında onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler, sadece onlara öyle göründü [Ni­sa 4/157] buyurmaktadır. Ayetteki kelime şebbehe kalıbından, meçhul olarak geçmekte; onlara öyle göründü, yani onlar öyle zannettiler, karıştırdılar anla­mına gelmektedir

İlgili ayete bakalım 

Bu Kitab’ı sana indiren O’dur. Âyetlerinin bir kısmı muhkemdir[*1]; onlar kitab’ın[*2] ana ayetleridir. Diğerleri müteşâbih[*3] (muhkemlere benzer) olanlardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vîli (bağlantıyı) kurup istedikleri fitneyi çıkarmak için Kitap’tan, kendi eğrilikleriyle[*4] benzeşen şeye uyarlar. Oysa onun tevilini (bağlantılı olduğu âyeti)[*5] sadece Allah bilir. Bu ilimde[*6] sağlam duruş gösterenler şöyle derler: “Biz, bu ilme inandık, hepsi (muhkem, müteşâbih ve tevil) Sahibimiz katındandır.” Zikre[*7] (doğru bilgiye) sadece sağlam duruşlu olanlar ulaşabilirler[*8]. S.V.

Al-i İmran 3/7

[*1] Muhkem ayet, bir konuda hüküm içeren ayettir. Hemen her ayetin böyle bir yönü vardır. Sonra bu hüküm, başka ayetlerle açıklanır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Elif, Lâm, Râ. Bu bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış sonra hakîm olan, her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Bu, Allah’tan başkasına kul olmamanız içindir.” (Hûd 11/1-2)

[*2] Kitab (كتاب)’ın kök anlamı, bir şeyi bir şeye eklemektir (Mekâyîs). Bazen sözleri ekleyerek yapılan konuşmaya bazen de kelimeleri ekleyerek yazılan herhangi bir yazıya kitap denir (Müfredat). Bir ayet şöyledir: “Allah sözün en güzelini, müteşâbih ve mesânî kitap olarak indirmiştir.” (Zümer 39/23) Mesânî, “ikişerliler” anlamına gelir. Kur'ân’ın, bildiğimiz bir kitap halinde inmediği açıktır. Bu ayetler onun, kendinden kitaplar oluşturulacak şekilde indiğini, her bir kitabın, bir muhkem bir de müteşâbih olmak üzere en az iki ve ikinin katları olan ayetlerden oluştuğunu, doğru hükme yani hikmete bu şekilde ulaşılabileceğini gösterir.

[*3] Müteşâbih, birbirine benzeyen iki şeyden her birine denir. Kelime, toplam sekiz ayette geçer. Bunlar; (Bakara 2/25) (Bakara 2/70), (Bakara 2/118); (Al-i İmran 3/7), (Zümer 39/23) (En’âm 6/99), (En’âm 6/141) ve (Ra’d 13/16) âyetlerdir.

[*4] Ayet’in açılımı şöyledir: “(فيتبعون ما تشابه منه  بزيغهم) = Kitap’tan kendi eğrilikleriyle benzeşene uyarlar.” Necrân Hristiyanlarından bir topluluk Nebimize gelmiş: Ya Muhammed! Sen, İsa’nın Allah’ın kelimesi ve ondan bir ruh olduğu kanaatindesin değil misin? demişti. O, “evet” deyince “Bu bize yeter” demişlerdi. Arkasından yukarıdaki âyet sonra da şu âyet inmişti: “Allah katında İsa'nın durumu, tıpkı Âdem’in durumu gibidir. Âdem’i topraktan yarattı; sonra ona 'ol" dedi; o da oluştu .” (Al-i İmran 3/59) (Taberî)

Hristiyanlar, kendi eğrilikleriyle benzeşir gördükleri şu âyete dayanıyorlardı: “İsa… Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı (ol) sözü ve kendinden bir ruhtur.” (Nisa 4/171) Hâlbuki bu ayetin başında görmek istemedikleri şu ifade vardır: “Meryem oğlu İsa Mesih, başka değil, yalnızca Allah’ın elçisidir.” Allah’ın kitabına uyma yerine onu kendilerine uydurmak isteyenler hep böyle bir yol izlerler.

[*5] Te'vîl ( = تَأْوِيلِ), âyetler arasındaki bağlantıyı ifade eder. O bağlantıyı kuran Allah’tır. Bir biriyle bağlantılı muhkem ve müteşabih ayetleri ancak, Arapçayı ve ilgili konuyu iyi bilenlerden oluşan bir ekip bulabilir. Bir ayet şöyledir: “Bu bir kitaptır ki âyetleri, bilenlerden oluşan bir topluluk için Arapça Kur’anlar (kümeler) halinde açıklanmıştır.” (Fussilet 41/3) Buradaki Kur'ân kelimesi, Al-i İmran 7. âyetteki kitap kelimesi gibi ayetler kümesi anlamındadır.

[*6] Bu ilim, âyetleri âyetlerle açıklama ilmidir. Allah Teala şöyle demiştir: “Onlara, bir ilimle açıkladığımız Kitap getirdik; inanan topluluk için rehber ve ikramı bol bir kitap.” (Araf 7/52)

[*7] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla getirmek veya söylemektir. (Müfredât ذكر ve عرفmd.) Tabiat, Allah’ın yarattığı âyetlerden, Kur'ân da indirdiği âyetlerden oluşur. Her ikisinden elde edilen doğru bilgi zikirdir. İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder. (Ra’d 13/28)

[*8] `Sağlam duruşlu` diye meal verdiğimiz ulu’l-elbab’ı Allah Teala şöyle tanımlar: “Sözü dinleyip ve onun en güzeline (Allah’ın sözüne) uyanları, Allah’ın doğru yola ileteceği müjdesini ver. Onlar, ulu’l-elbab olanlardır.” (Zümer 39/18)

Süleymaniye Vakfı

(Ya Muhammed! Kadir ve kahir olan) Allah’tır ki, sana bu Kuran’ı indirdi. Kuran’ın bazı ayetleri muhkemdir. (kendi mânasına delaleti açıktır; başka manaya hiç ihtimali yoktur. Bunlar ahkam ayetleridir) ki, bunlar Kitab’ın aslıdır. Diğerleri de müteşabihtir (başka bir özel manaya da ihtimal vardır.) Kalplerinde haktan batıla doğru meyli olan (islam dininde bidat çıkarmak isteyenler) fitne salıp halkı dinden çıkarmak için müteşabih ayetlerin peşine düşüp kendi arzularına uygun bir şekilde tevile çalışırlar. Halbuki onun tevilini sadece allah ve bir de ilimde derinleşmiş ve nihayet yetişmiş alimler bilir. (İlimde derinleşen ve müteşabih ayetlerin tevilini bilenler; Müteşabih ayetlere iman ettik, muhkem olsun müteşabih olsun) hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Müteşabih ayetlerin manasını) ancak akli kamil (olup ilimde derinleşmiş) kimseler düşünüp anlarlar. A.B.

Al-i İmran 3/7

“Muhkem” ve “müteşabih” birer terim olup, “muhkem ayet”, kendi manasına delaleti açık olan ve hiçbir tevile ihtimali bulunmayan ayete denir. “Müteşabih ayet” ise, manası tam olarak anlaşılmayan, kendi manasının dışında başka bir manaya ihtimali olan ayeti ifade eder. Şu ayetler, meâlen misal olarak verilebilir. “Rahman, Arş’a istiva etmiştir. (Taha 20/5) “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rableerine bakacaklardır. (Onu göreceklerdir.) (Kıyamet 75/22-23) Rabbin geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (Fecr 89/22) Meâlen verilen bu ayetlerden başka daha müteşabih ayetler vardır ki onların yeri geldiğinde işaret edilecektir. Bu ayetlerin zahiri manasına bakıldığı zaman, şahıs Allah’ı bir cisim olarak telakki eder.

Ahmet Bedir

Yukarıdaki pasaj, Kur’an'ın anlaşılmasında bir anahtar olarak görülebilir. Teberi, âyâtun muhkemâtun (“açık ve kesin hükümlü mesajlar”) ifadesini, fukahâ nın ve dilbilimcilerin nas olarak tarif ettikleri şey, yani, ifade tarzları itibariyle açık ve açıklayıcı (zahir) olan emir ve beyanlar (karş. Lisânu'l-‘Arap, nas maddesi) ile özdeş görür. Sonuçta Teberi, yalnızca Kur’an'ın birden fazla yorumu kabul etmeyen emir ve beyanlarını muhkem ayet sayar (ki bu, tabiatıyla, belli bir muhkem ayetin anlam ve sonuçları konusundaki görüş farklılıklarını dışlamaz). Ancak bana göre, yukarıdaki tanıma uymayan herhangi bir Kur’an pasajını müteşabih (allegorical) olarak görmek, çok dogmatik bir düşünce tarzı olur. Çünkü Kur’an'da, birden çok yoruma müsait olduğu halde, müteşabih olmayan birçok ifade/beyan vardır -tıpkı, müteşabih ifade tarzlarına rağmen, araştırıcı akla tek bir anlam ilham eden pek çok ibare ve pasaj bulunduğu gibi. Bu sebeple, müteşabih ayetler, mecazî olarak ifade edilen ve doğrudan birçok kelime ile anlatılma yerine istiare yoluyla işaret edilen anlamı yansıtan Kur’an pasajları olarak tanımlanabilir. Muhkem ayetler, “ilahî kelâmın özü” (ümmü’l-kitab) olarak tanımlanmıştır. Çünkü bunlar, mesajın temelini teşkil eden ana ilkeleri ve özellikle ahlaki ve sosyal öğretileri kapsar. İşte müteşabih ayetler, ancak bu açık şekilde ifade edilen ilkeler ışığında doğru olarak yorumlanabilirler. (Kur’an'daki sembolizm ve müteşabihat konusu ile ilgili daha detaylı bir tartışma için bkz. Ek I.) Burada işaret edilen karışıklık, müteşabih (allegorical) bölümleri “keyfî şekilde yorumlamanın bir sonucudur (Zemahşerî).Lafzen, “ona”.  -  8 İlk müfessirlerin çoğuna göre, bu, ğayb kategorisine, yani, insan kavrayışının ve tahayyülünün ötesindeki gerçeklik alanına giren ve bu yüzden müteşabih (allegorical) terimler dışındaki bir yolla insana anlatılamayan metafizik konulara -mesela, Allah'ın sıfatları, zaman ve sonsuzluğun kesin anlamı, ölünün yeniden dirilmesi, Hesap Günü, cennet ve cehennem, melek olarak tanımlanan varlıkların veya güçlerin mahiyeti vb.- değinen müteşabih pasajların yorumuna işaret etmektedir. Ancak klasik müfessirlerin bu görüşünün, metafizik konularla ilgili olmadıkları halde maksadı ve ifade tarzı tamimiyle müteşabih olan birçok Kur’an pasajını dikkate almadığı görülür. Bana göre, bu şekildeki müteşabihatın mahiyetine ve fonksiyonuna gerekli dikkat gösterilmeden yukarıdaki pasajın doğru şekilde anlaşılması mümkün olmaz. Gerçek bir müteşabih, doğrudan ve açık terimlerle aynı kolaylıkla anlatılabilecek olan bir şeyin bambaşka renkli ifadelerle tasvirinden farklı olarak, karmaşıklığından dolayı doğrudan ve açık terimler yahut önermelerle yeterli biçimde ifade edilemeyen ve bu karmaşıklık sebebiyle, detaylı bir “ifadeler” demeti olarak değil de genel bir zihinsel imaj olarak ancak sezgi yoluyla kavranabilen şeyleri mecazî bir şekilde ifade etmeyi kapsar: Ve sanıyorum, “Allah'tan başka kimse onun kesin anlamını bilemez” ibaresinin anlamı budur.

M.Esed 

7-9. O [Allah], sana bu kitabı indirendir. Ondan [bu kitaptan] bir kısmı muhkem [yasa içerenlerdir] ayetlerdir ki, bunlar, kitabın anasıdır. Diğerleri de müşabihlerdir [benzeşen anlamlılardır]. Amma, durum bu iken, kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onun teviline yeltenmek için hemen ondan müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yetenekleri olanlar öğüt alırlar.

Allah bu ayet grubunda, önce Kendisini tanıtıp sonra indirdiği kitap ile kullar arasındaki bağı açıklamaktadır. Buna göre:
• Kur’an’ı Rasulullah’a indiren Allah'tır.
• Kur’an ayetlerinin bir kısmı muhkemdir [yasa içerenlerdir], ki bunlar, kitabın anasıdır.
• Kur’an ayetlerinin diğer kısmı da müteşâbihlerdir [benzeşen anlamlılardır].
• Kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onun teviline yeltenmek için müteşabih ayetlerin peşine düşerler.
• Müteşabih ayetlerin tevilini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler, cahil ve sığ kimseler bilmezler.
• Öğüdü de sadece kavrama yeteneği olanlar alırlar.
Kur’an’ın müteşabihliği Zümer Suresi’nde de konu edilmiştir:
Allah, sözün en güzelini müteşabih, ikişerli bir kitap hâlinde indirmiştir. Ondan, Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu, Allah'ın rehberidir. O [Allah], onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur. (Zümer 39/23)
ÂYETTEKİ TEKNİK YAPI
Ayetin وما يعلم تأويله [ve mâ ya’lemü te’vîlehu] kısmıyla ilgili olarak teknik açıdan iki vecih söz konusudur: Birinci vecihe göre وما يعلم 'daki [ve mâ ya‘lemu'daki] و [vav/ve] bağlacı, الا الله 'daki [illâllâhu'daki] الله [Allah] lafzına atıf olup ayetin anlamı, “hâlbuki onun tevilini ancak Allah ve ilimde uzman olanlar bilirler” şeklindedir. Biz de ayeti bu şekle göre meallendirdik.
İkinci vecih ise وما يعلم [ve mâ ya’lemü] ifadesinin, yeni bir cümle başı olmasıdır ki buna göre mana, “müteşabihatın tevilini yalnızca Allah bilir, başkası bilemez” şeklinde olur. Bu durumda, “Anlamayacağımız, anlayamayacağımız ayetleri Allah niye indirdi?” sorusu gündeme gelir.
Bu konuya ait klâsik kaynaklarda yer alan bilgiler ise şöyledir:
İLİMDE DERİNLEŞMİŞ OLANLAR:
Yüce Allah'ın, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu ile ilgili olarak; bunun, önceki buyruklarla ilişkisi olmayan yeni bir söz başlangıcı mı, yoksa önceki buyruğa atfedilmiş ve buradaki “vav “ın cem için mi olduğu hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler.
Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre; kendisinden önceki buyruklardan ayrı, yeni bir cümle başıdır ve ifade daha önce yüce Allah'ın, Onun tevilini ancak Allah bilir buyruğunda tamamlanmıştır. İbn Ömer, İbn Abbâs, Aişe, Urve b. ez-Zübeyr, Ömer b. Abdülaziz ve başkalarının görüşü budur. El-Kisaî, el-Ahfeş, el-Ferrâ, Ebu Ubeyd ve başkaları da bu görüştedir.
Ebû Nehîk el-Esedî de der ki: “Sizler bu ayet-i kerimeyi vasl ile [durak yapmaksızın] okuyorsunuz. Hâlbuki bu kelime kat‘ ile okunmalıdır. İlimde derinlik sahibi olanların bilgilerinin vardığı son nokta ise onların, Biz O'na iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır sözleridir.”
İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre bu ayet-i kerimede tam vakıf, Hâlbuki onun tevilini ancak Allah bilir buyruğu üzerinde olduğu ve bundan sonraki buyrukların ise yeni bir söz başlangıcı olduğu şeklindedir. Bundan sonraki buyruk ise, İlimde derinleşmiş olanlar, “Biz ona iman ettik...” derler buyruğudur.
Ancak Mücahit’ten, “ilimde derinleşmiş olanlar”ı, kendisinden önceki buyruğa nesak atfı yaptığı ve ilimde derinleşmiş olanların, te’vîli bildiklerini iddia ettiği de rivayet edilmiştir. Bu görüşün lehine kimi dilcileri de delil göstererek, bunun, “İlimde derinleşmiş olanlar da bunu bilirler ve iman ettik... Diyerek” şeklinde olduğunu söyler ve derler kelimesinin hâl olmak üzere nasb mahallinde olduğunu iddia ederler. Ancak dilcilerin büyük çoğunluğu bu açıklamayı reddeder ve uzak bir ihtimal olarak görürler. Çünkü Araplar hem fiili, hem de mefulü bir arada hazf etmezler. Hâli ise fiil açıkça söylenmedikçe zikretmezler. Eğer fiil açıkça söylenmemiş ise, hâl de söz konusu değildir. Şayet böyle bir şey mümkün olsaydı, “Abdullah binerek geldi” anlamında, “Abdullah binerek” demek mümkün olurdu. Böyle bir şeyin mümkün olması ise, ancak fiilin zikredilmesiyle birlikte olur; kişinin, “Abdullah konuşur ve insanların arasını ıslah eder” demesi gibi. Burada “ıslah eder” ifadesi Abdullah'ın hâlini bildirir.
Derim ki: Hattabî'nin naklettiği ve Mücahit’ten başkasının söylemediğini belirttiği söz ile ilgili olarak şunu ekleyelim: İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu, Aziz ve Celil olan Allah'ın ismine atfedilmiştir ve bunlar da müteşâbihi bilenler arasında yer alıp onlar müteşâbihi bilmelerine rağmen, Biz ona iman ettik demektedirler. Ayrıca er-Rabi, Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed ve başkaları da bu görüşü belirtmişlerdir. Bu tevile göre, derler kelimesi derinleşmiş olanların hâli olmak üzere nasb durumundadır.
İbn Fûrek, ilimde derinleşmiş olanların, te’vîli bileceği görüşünü tercih eder ve bu hususta uzun uzun açıklamalarda bulunurdu. Peygamber'in İbn Abbâs'a, “Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve ona te’vîli öğret” şeklindeki sözünde bu hususa dair açıklama vardır. Bu, “kitabının manalarını ona öğret” anlamındadır. Buna göre yüce Allah'ın, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu üzerinde vakıf yapmakla ilgili olarak hocamız Ebu'l-Abbâs, Ahmet b. Ömer, “Doğrusu da budur” demiştir. Çünkü onların, İlimde derinleşmiş olanlar diye adlandırılmaları, Arap dilini anlayan herkesin bilmekte müsavi olduğu muhkemden daha fazlasını bilmelerini gerektirmektedir. Eğer onlar herkesin bildiğinden başka bir şey bilmiyor iseler, onların derinlikleri nerede kalır? Fakat müteşabih de türlü türlüdür. Kimisi hiç bir şekilde bilinemez; ruhun durumu, Allah Teâlâ'nın ğaybın bilgisini yalnızca Kendisine ayırdığı Saat’in [Kıyametin kopma] vakti gibi. Bu gibi şeylerin bilgisi İbn Abbâs'a da başkasına da verilmemiştir. İşte ileri gelen ilim adamları arasında, “İlimde derinleşmiş olanlar müteşâbihi bilmez” diyenlerin bu sözden kastettikleri bu tür müteşabihtir. Dinde bazı şekillere ve Arap dilinde birtakım anlatım üsluplarına göre yorumlanması mümkün olan sözlere gelince, bunlar tevil edilir ve doğru te’vîli bilinebilir.
Abdurrezzak der ki: Bize Ma‘mer, İbn Tavus'tan, o da babasından rivayet etti ki, İbn Abbâs bu ayeti şöyle okurdu: Ve mâ ya‘lemu te’vîlehu illallah. Ve yeqûlu'r-râsihune âmennâ bihî [Hâlbuki onun tevilini ancak Allah bilir, ilimde derinleşmiş olanlar, “Ona iman ettik” derler].
İbn Cerîr, Ömer ibn Abdülaziz ve Mâlik ibn Enes'ten rivayet eder ki: “Onlar ona iman ederler ve tevilini bilmezler” demiştir.
Yine İbn Cerîr ‘in naklettiğine göre, Abdullah ibn Mesut ve Ubeyd ibn Kâ’b’ın Mushaflarında bu ayet şöyledir: İnne te’vîlehu illâ ındallâhi ve'r-râsihûne fi'l-‘ılmi yeqûlûne âmennâ bihi [Onun te’vîli ancak Allah katındadır. İlimde derinleşmiş olanlar, “Biz ona inandık” derler].
İbn Cerîr de bu kavli tercih etmiştir.
Bazıları da ayetteki, ve'r-râsihûne fi'l-‘ilm [ilimde derinleşmiş olanlar] kısmında dururlar ki, müfessir ve usûlcülerin birçoğu bu görüşe uyarak, “Anlaşılmayan bir şeyle (Kur’an’da) hitapta bulunulması uzaktır” demişlerdir.
İbn Ebû Necîh'in Mücahit’ten, onun da İbn Abbâs'tan rivayetine göre o şöyle dermiş: “Ben, onun tevilini bilen ilimde derinleşmiş kimselerdenim.”
Mücahit’ten rivayetle İbn Ebi Necin şöyle diyor: “İlimde derinleşmiş olanlar; onun tevilini bilirler ve ‘Ona iman ettik’ derler.” Rebî ibn Enes de böyle demiştir. Muhammed ibn İshak, Muhammed ibn Cafer ibn Zübeyir’den naklen şöyle dedi: “Arzu edilen te’vîli ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilir. İlimde derinleşenler de, ‘Ona inandık’ derler. Sonra da müteşâbihin yorumunu, ancak bir tek şekilde yapılabilen muhkemin yorumuyla karşılaştırırlar. Kitabla [Kur’an’la] onların sözleri birleşir, biri diğerini doğrular, hüccet, delil, geçerli olur, özür ortaya çıkar, bâtıl ortadan kalkar, küfür onunla reddedilmiş olur.”
Hadis'te Rasûlullah'ın (sa.) İbn Abbâs hakkında, “Allah’ım! Onu dinde fakih, bilgin kıl ve ona Kur’an’ın yorumunu öğret” şeklinde dua buyurduğu belirtilir.
Bu konuda bazı âlimler ayrı fikir beyan ederek diyorlar ki: Tevil kelimesiyle Kur’an’da iki mana kastedilir:
1) Tevil, “bir şeyin hakikati, gerçeği ve aslı ”dır. Kur’an-ı Kerîm'deki şu ayetlerde geçen te’vil kelimesi bu anlamdadır: Ana-babasını tahtın üzerine çıkarıp oturttu. Hepsi o'nun için secdeye kapandılar. Dedi ki: “Babacığım! İşte bu; vaktiyle gördüğüm rüyanın te’vîlidir. Doğrusu Rabbim onu gerçekleştirdi” (Yusuf 12/100), Onlar onun tevilinden başkasını mı bekliyorlar? Onun tevilinin geldiği {yani, ahiret hayatı ile ilgili olarak kendilerine haber verilenlerin hakikati geldiği} gün... (Araf 7/53)
Bu durumda er-râsihûne fi'l-‘ilm mübtedâ; yeqûlûne âmennâ bihi haberi olur. Te’vil ile diğer anlam –ki Bize bunun yorumunu bildir... (Yusuf 12/36) ayetinde olduğu gibi “bir şeyi tefsir, tabir edip açıklamak beyan etmektir– kastedilirse bu durumda, er-râsihûne fi'l-‘ilm'de durulur. Bu anlayışa göre ilimde derinleşenler eşyanın künhüne vâkıf olacak şekilde bir ilmi ihata etmeseler bile kendilerine tevcih olunan hitabı anlayabilirler. Bu durumda yeqûlûne âmennâ bihi kısmı, “ilimde derinleşenler ”den hâl olur. Ma‘tûfun aleyh ‘den değil de sadece ma‘tûf'dan hâl olması dilde caizdir. Nitekim şu ayetler de böyledir: (Bu ganimetler) yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve Peygamber’ine yardım eden fakir Muhacirler içindir... Derler ki: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla...” (Haşr 59/8-10), Melekler sıra sıra dizilip Rabbinin buyruğu geldiğinde… (Fecr 89/22) 

H.Yılmaz

Bu yazı 161 sefer okunmuştur.