Sayfanın başına git
Önceki Sayfa
Ana Sayfa
Paylaş
Kur'an Ne Diyor? (ALLAH YARATACAĞI HER ŞEYİ YARATMADAN ÖNCE KAYDA ALIR.)
" 27. SİZ EY imana erişenler! Kendi evlerinizden başka evlere sakinlerinden izin almadan, onlara selâm vermeden girmeyin. Eğer [karşılıklı haklarınızı] dikkate alacak olursanız bu (öğüt) sizin kendi iyiliğiniz içindir. " ( Nûr - 27.Ayet) ( Ayeti incele )
 
 
 
ALLAH YARATACAĞI HER ŞEYİ YARATMADAN ÖNCE KAYDA ALIR. ( 20.4.2018 ) Paylaş

ALLAH YARATACAĞI HER ŞEYİ YARATMADAN ÖNCE KAYDA ALIR.

 

22. Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır.

Hadid 57/22

Yeryüzünde veya kendinizde meydana gelen bir tek olay yoktur[*] ki onu, ayrı bir varlık olarak yaratmamızın öncesinde bir deftere kaydedilmiş olmasın. Bu, Allah’a göre kolaydır. S.V.

[*]  Âyette geçen مُّصِيبَةٍ musibet, savb (صوب) kökündendir. Mucemü mekâyîs’il-luğa’ya göre savb, bir şeyin nüzulü ve yerine yerleşmesi anlamına gelir. Bu sebeple âyete, ister iyi ister kötü olsun ‘olan her şey’ anlamını verdik. Sonraki âyet de bu anlamı doğrulamaktadır.

Süleymaniye Vakfı

Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da/İlm-i ilahide) tesbit edilmiş olmasın. (Hiç değişmez) Şüphe yok ki, bu Allah’a kolay ve asandır.

(M.M.Kerim)

Hiçbir musibet, daha önce buyruğumuzda (öngörülmüş) olmadıkça ne yeryüzünün ne de sizin başınıza gelmez, şüphesiz bu Allah için kolay (bir iş)tir.

Yani, “yeryüzüne veya bütün insanlığa yahut münferit olarak herhangi birinize”: tabii yahut beşerî/insan-ürünü anî altüst oluş ve çöküşe ve hastalıktan, ahlaki yahut maddî yoksunluktan doğan münferit sıkıntılara işaret. Yani, Allah'ın bir olayı dilemesi ve onu gerçekleştirmesi. 

M.Esed

22. Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır.

22. Fakat dünya hayatının peşin olan eğlencelerini bırakıp da böyle ahirette vaâd edilen bir mağfiret ve cennet için yarışa kalkışmakta gerek memleket ve gerek nüfus itibariyle bir takım dünyevî zararlar, sıkıntılar ve musibetlerin başa gelme ihtimali varken öyle bir müsabakaya nasıl girişilebilir? Denirse işte bunun için buyuruluyor ki ne yeryüzünde ne de nefislerinizde hiçbir musibet vuku bulmaz ki bir kitapta yazılmış olmasın. Musibet, hedefine isabet eden mermi gibi insana şiddetle dokunan hâdise ve felakettir. Arzda vuku bulan musibet, yerde herhangi bir zarar ve harabeye sebep olan afet ve ziyanlardır. Bu, kuraklık, kıtlık, ürünler veya hayvanlara arız olan afetler, ev veya şehir yıkımı, arazi ziyanı ve zelzele gibi diğer bütün zararları içine almaktadır. Nefislerdeki musibet ise, ölüm, hastalık, yara bere, kırık, hapis, işkence, açlık, susuzluk,

Züğürtlük gibi insanlarla ilgili olan acılardır. Tatlı başarılar Allah'ın lütfu olduğu gibi bütün musibetler de Allah'ın ezeli ilminde veya Levh-i Mahfuz’da yazılmış bir takdiridir. Öyle ki O yeri veya nefisleri yahut da o musibeti yaratmamızdan, vücuda getirmemizden önce yazmışızdır. O nasıl mümkün olur denilmesin. Çünkü o, Allah'a göre kolaydır, Allah Teâlâ madde ve zamandan müstağni (berî)dir. O halde takdir edilen musibetten kaçınmakla kurtulma mümkün olmaz. O yazılmış ise yalnız müsabakaya girişenlere değil, kaçanlara veya oturup zevk ve rahatına bakanlara dahi gelir çatar. Bu hususta, böyle bir inanca sahip olmalı ve o yolda hareket edilmelidir. Musibetlere karşı kadere bağlanmanın kalbe kuvvet ve sağlamlık vermesi yanında, gerek acı ve gerek tatlı hadiseler karşısında insanı sarsmayan bir faydası da vardır.

H.Yazır 

22. İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen her bir musibet, mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir kitapta (yazmışız)dır. Şüphesiz ki bu, Allah'a çok kolaydır.

23. Elinize geçiremediğinize tasalanmayasınız ve size verdiğine sevinmeyesiniz diye, Allah böbürlenip, kibirlenen kimseleri sevmez.

24. Onlar cimrilik edenler ve insanlara cimriliği emredenlerdir. Kim yüz çevirirse muhakkak Allah ihtiyacı olmayan (ganin)in bütün hamdlere layık olanın ta kendisidir.

"İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen her bir musibet mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir kitapta" yani Levh-i Mahfuzda dır. Mukacil'in dediğine göre "yerdeki musibet" kıtlık, bitki ve meyvelerin az­lığıdır. Ekinlerdeki musibetler diye de açıklanmıştır. Nefislerdeki musibetler Katade ‘ye göre ağrılar ve hastalıklardır. Hadlerin uygulanması diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Havyan yapmıştır. Bir başka açıklamaya göre geçim darlığı demektir. İbn Cüreyc ‘în rivayetinin anlamı budur.

Onu yaratmamız" lafzında zamir nefislere yahut yeryüzüne yahut musibetlere ya da hepsine aittir. İbn Abbas: Musibet yaratılmadan önce diye açıklarken, Said b, Cübeyr, Allah yeri ve nefsi yaratmadan önce... Diye açıklamıştır.

"Şüphesiz ki bu Allah'a çok kolaydır." Yani gerek bunların yaratılması ve gerekse bütün bunların yazılıp tespit edilmiş olması Allah'a çok kolaydır.

Er-Rabi b. Salih dedi ki; Said b. Cübeyr (ra) hastalığa yakalandığında ağladım. Bana: Ne diye ağlıyorsun? Dedi. Ben: Sende gördüğüm bu durumdan ve senin kendisine doğru gitmekte olduğun sonuçtan dolayı ağlıyorum, dedim. Bana Ağlama dedi, çünkü Allah'ın ilminde bunun olacağı tespit edilmişti. Sen yüce Allah'ın: "İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen her bir musibet..." ayetini duymamış mısın?

İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah, Kalemi yaratınca ona yaz diye buyurdu. O da kıyamet gününe kadar olacak şeylerin hepsini yazdı.

Sırf bu ayet-i kerime dolayısıyla fazilet sahibi birtakım kimseler hastalandıklarında tedaviye yanaşmamışlar, Rablerine güvenip O'na tevekkül ederek ilaç almamışlardır. Bunlar: Yüce Allah hastalık günlerimizi de, sağlık günlerimizi de bilir. Eğer bütün insanlar bunu azaltmaya gayret edecek yahut artırmaya çalışacak olurlarsa buna güç yetiremezler. Çünkü yüce Allah: "İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen her bir musibet mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir kitaptadır" diye buyurmaktadır.

Bu ayetin daha önceki buyruklarla ilişkili olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki; yüce Allah cihadda kendilerine isabet eden öldürülmek ve yaralanmak musibetlerini hafifletmekte ve cihat sebebiyle (orada yitirdiklerinin yerine) kendilerine ihsan ettiği mallarını muhafaza etmek ve bu mallarda meydana gelen zararların hepsinin yazılı, takdir edilmiş ve önlenmesi imkânsız şeyler olduğunu açıklamakta, kişiye düşenin sadece emre uymaktan ibaret olduğu­nu belirtmekte, sonra da onlara bir edep öğreterek şöyle buyurmaktadır:

"Elinize geçiremediğinize tasalanmayasınız" yani elinize geçiremediğiniz rızık sebebiyle üzülmeyesiniz... Çünkü onlar, rızkın tespit edildiğini ve bu hususta her şeyin olup bitmiş olduğunu bildikleri takdirde o azıktan ele getiremedikleri için üzülmezler.

İbn Mesut’tan rivayete göre yüce Allah'ın Peygamberi şöyle buyurmuştur; "Sizden herhangi bir kimse kendisine isabet eden bir şeyin isabet etmemesinin imkânsız olduğunu, isabet etmeyen bir şeyin de isabet etmesinin imkânsız olduğunu bilmedikçe imanın tadını alamaz."

Daha sonra da yüce Allah'ın: "Elinize getiremediğinize tasalanmaydınız..." buyruğunu okudu. Yani dünyalıktan ele geçiremediğinize üzülmeyesiniz diye. Çünkü ele getiremediğiniz şeyler sizin için takdir edilmemiş de­mektir. Eğer sizin için takdir edilmiş olsaydı ele geçirememeniz söz konusu olmazdı.

"Ve size verdiğine sevinmeyesiniz diye." İbn Abbas'ın açıklamasına göre dünyalıktan, Said b. Cübeyr de afiyet ve bolluk türünden... Diye açıklamışlardır. İkrime de İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir; Üzülmeyen ve sevinmeyen hiçbir kimse yoktur. Fakat mümin musibetini sabırla, elde ettiği ganimeti de şükre dönüştürür. Yasak kılınan hüzün ve sevinç ise bunları anarak caiz olmayan şeylerin işlenmesine sebep teşkil edenleredir. Nitekim yüce Allah: "Allah böbürlenip kibirlenen kimseleri sevmez." Yani sahip ol­duğu dünyalık sebebiyle büyüklük taslayan, insanlara karşı bunlarla böbür­lenen kimseleri sevmez diye buyurmaktadır.

"Size verdiğine" anlamındaki buyrukta, genel olarak "elif' met ile diye okunmuştur ki, dünyadan size verdikleri... Demektir. Ebu Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir. Ebu'l-Âliyt, Nasr b. Âsim ve Ebu Arar ise eli­fi kasr ile diye okumuşlardır ki, Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiştir, size gelen demektir. Bu da; "Elinize

 Giremediğiniz "e muadildir (aynı vezindedir). Bundan dolayı bu lafız diye gelmemiştir.

Cafer b. Muhammed es-Sadık dedi ki; Ey Âdemoğlu, sana ne oluyor ki geçtikten sonra sana geri gelmesi imkânsız olan elinden çıkan şeye üzülüyorsun veya ölümün elinde bırakmayacağı varlığın dolayısıyla seviniyorsun?

Berze Cemher'e: Ey hakîm kişi, niçin ele geçiremediğine üzülmüyor ve elde ettiğine sevinmiyorsun, diye soruldu, o da şu cevabı verdi: Çünkü ele geçmeyenin gözyaşı dökmekle telafi edilmesi mümkün değildir, ele geçenin de sevinçle devam ettirilmesine imkân yoktur.

Bu hususta el-Fudayl b. Iyad da şöyle demiştir; Dünya yok edici ve fayda sağlayıcıdır. Yok, ettiği şeylerin geri dönüşü yoktur, faydalandırdığı şey de yoka koyulmayı haber verir.

"Böbürlenen" kendisine öğünmek nazarıyla bakan kimse; "Kibirlenen” ise başkalarına küçümseyici gözle bakan kimse demektir, her ikisi de gizli şirktir. "Kibirlenen" kimse sütü toplansın diye meme­leri bağlanan koyun gibidir. Böylelikle onu satın alacak kişi bu koyunun bu kadar süt topladığının normal hali olduğunu zanneder, oysa gerçekte durum böyle değildir. İşte insanlara kendisinin belirli bir hal ve süsünün bulundu­ğunu gösterip bununla birlikte birtakım (asılsız) iddialar da ileri sürüyorsa, o kimse kibirlenen bir kimse demektir.

"Onlar cimrilik edenlerdir." Yani Allah böbürlenip, kibirlenen -ve "cimrilik edenleri" sevmez demektir. Buna göre "...enler" buyruğu "kibirlenen kimselerdin sıfatı olarak cer konumundadır.

Bunun mübtedâ olarak ref konumunda olduğu da söylenmiştir. Yani cimrilik edenlere Allah'ın bir ihtiyacı yoktur.

Denildiğine göre, bununla yüce Allah Muhammed (sa.)'ın, Kitaplarında bulunan niteliklerini açıklamak hususunda cimrilik gösteren Yahudilerin ileri gelenlerini kastetmiştir. Onların böyle davranmaktan maksatları ise, insanların Muhammed'e iman ederek sonunda kendilerinin sağladığı menfaatlerin ellerinden gitmemesidir. Bu açıklamayı es-Süddî ve el-Kelbî yapmıştır.

Said b. Cübeyr dedi ki: "Onlar" ilimi öğretmekte "cimrilik edenler ve" insanlara bir şey öğretmemek suretiyle "insanlara cimriliği emredenlerdir."

Zeyd b. Eşlem dedi ki; Bu yüce Allah'ın hakkını eda etmekteki cimriliktir. Şöyle de açıklanmıştır; Kastedilen cimrilik, sadaka ve hakların yerine getirilmesi hususundaki cimriliktir. Bu açıklamayı Amir. Abdullah el-Eş’ar’î yap­mıştır. Tavus dedi ki: Sözü edilen elinde bulunanlarla cimrilik etmektir.

Bu üç görüş de anlam itibariyle birbirine yakındır.

Havatır ehli, (kalbi düşüncelere önem veren) kimseler cimrilik ile cömertlik arasında iki açıdan fark gözetmişlerdir. Birincisine göre cimri, eli sıkılıktan zevk alan kimsedir, cömert ise vermekten zevk alan kimsedir. İkinci farka gelince, cimri istenildiği zaman veren kişidir, cömert ise istenmeksizin verendir. "Kim" imandan "yüz çevirirse, muhakkak Allah" o kimseye "ihtiyacı olmayanın... Ta kendisidir."

Onlara sadaka vermeyi teşvik ettikten sonra, bu hususta cimrilik edip insanlara tasadduk ta bulunmak noktasında cimrilik etmeyi emredenlere, Allah'ın hiçbir ihtiyacının olmadığını bildirmesi için bu buyrukları zikretmiş olması da mümkündür.

"Cimrilik" anlamındaki lafız genel olarak "be" harfi ötreli, "hı" harfi sa­kin olarak: diye okunmuştur. Enes. Ubeyd b. Umeyr, Yahya h. Ya'mer, Mücahit, Humeyd, İbn Muhaysın, Mamza ve el-Kisaî ise "be" ve "hı" harfleri üstün olarak diye okumuşlardır ki Ensar’ın söyleyişi böyledir. Ebu'l-Âliye ve İbn es-Semeyka' ise "be" harfi üstün, "hı" harfi sakin olarak; diye okumuşlardır. Nasr b. Asım’dan iki ötreli olarak: diye oku­duğu rivayet edilmiştir. Bütün bunlar meşhur söyleyişlerdir. Âli İmran Suresi’nin sonlarında (3/180. ayet 4. başlıkta) cimrilik ile eli sıkılık arasındaki farka dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Nâfi' ve İbn Âmir: "Ta kendisi" lafzı olmaksızın: "Muhakkak Allah ihtiyacı olmayandır, bütün hamdlere layık olandır" diye okumuşlarken, diğerleri ise fasıl zamiri olmak üzere: "İhtiyatı olmayanın... Ta kendisidir" diye okumuşlardır. Bununla birlikte bu zamirin mübtedâ olması ve "ihtiyacı olmayanın" anlamındaki buyruğun onun haberi olması, cümlenin' bütünü ile: "Muhakkak" lafzının haberi olması da mümkündür.

"O" anlamındaki (mealde: ta kendisi) lafzını hazfedenlerin kıraatine göre bu zamirin fasit zamiri olması daha uygundur. Kurtubi

22-24. Yeryüzünde ve kendilerinin içinde musibetten isabet eden şeyler, –elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve O'nun [Allah'ın] size verdiği şeylerle şımarmayasınız diye– Bizim onu yaratmamızdan önce, mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bu, Allah'a göre çok kolaydır. Ve Allah, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez. Kim yüz çevirirse de, biliniz ki şüphesiz Allah, Gani’nin, Hamid’in ta kendisidir.
Bu ayetlerde, çevreyle ilgili bozukluklar, deprem, yangın, kıtlık, kuraklık salgın, hastalık, ekonomik kriz, iflas, ağrı ve hastalıklar, mal ve can noksanlığı, kaza-bela, hapis, sürgün, yenilgi gibi yeryüzünde ve insan bünyesinde vuku bulan tüm olumsuzluk ve musibetlerin Allah'ın kitabında olduğu beyan edilmektedir.

Ayetten açıkça anlaşıldığına göre kullara isabet edecek her şeyin niçin isabet edeceği, kullar üzülmesin ve şımarmasın diye önceden bildirilmiştir:
İsabet eden her musibet, sadece Allah'ın izni ile [bilgisi çerçevesinde] isabet eder. Kim Allah'a inanırsa, O [Allah] onun kalbini kılavuzlar. Ve Allah her şeyi en iyi bilendir. (Teğabün 64/11)
İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa ortaya çıktı. (Rum 30/41)
Şüphesiz Biz, emaneti [bütünlüğü, kusursuzluğu, mükemmelliği] göklere, yere ve dağlara yaydık-yaygınlaştırdık da, onlar, onu taşımaya yanaşmadılar, ondan [bütünlüğün, kusursuzluğun, mükemmelliğin alıp götürülmesinden] korktular. Ve onu insan taşıdı [ona ihanet etti]. Şüphesiz o [insan], çok zalim ve çok cahildir. (Ahzab 33/72)
Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikame edin, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır. Ahiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar” bile haksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isabet ederse, “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz olayazıyorlar? Sana iyilikten-güzellikten isabet eden şeyler, işte Allah'tandır. Sana kötülükten isabet eden şeyler de senin kendindendir. Ve Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. İyi bir tanık olarak da Allah yeter. (Nisâ 4/77-79)
Ve siz, Allah'ın bilgisi ile düşmanlarınızı doğrarken O [Allah], size olan vaadini doğru olarak gerçekleştirdi. Allah size sevdiğiniz şeyleri gösterdikten sonra zaafa düştünüz, o iş hakkında çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra O [Allah] sizi, belâlandırmak [denemek] için onlardan geri çevirdi ve kesinlikle sizi bağışladı. Ve Allah müminlere karşı çok lütuf sahibidir. (Al-i İmran 3/152)
Ve size musibetten isabet eden şeyler, işte kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. O da çoğunu affediyor. (Şura 42/30)
Buna rağmen eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Ve Biz, şüphesiz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevindi; eğer elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir kötülük isabet ederse de, o zaman görürsün ki şüphesiz o insan çok nankördür. (Şura 42/48)
Onlar kendilerine, meleklerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar! Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Ve Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi. Bunun için, sonunda yaptıklarının kötülüğü [cezası] kendilerine isabet etti. Alay edip durdukları şey de kendilerini kuşattı. (Nahl 16/33-34)
Ve kazandıklarının kötülükleri onlar için meydana çıkmış ve kendisiyle alay edip durdukları şeyler, kendilerini çepeçevre sarmıştır. (Zümer 39/48)
Sonunda kazandıkları şeylerin kötülükleri, kendilerine isabet etti. Şunlardan o zulmetmiş olan kimseler; onların da kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerine isabet edecektir. Ve onlar aciz bırakanlar değildir. (Zümer 39/51)
Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman da, onunla şımarırlar. Ellerinin önceden yaptığı şeyler sebebiyle kendilerine bir kötülük isabet ederse, hemen onlar umutsuzluğa düşerler. (Rum 30/36)
Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tur’un [dağın] yanında da değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik/seni elçi olarak gönderdik). (Kasas 28/46-47)
Burada ifade edilmek istenen şudur: Herkese, başına gelecek şeyler daha evvel bir kitapla bildirilmiş, herkes uyarılmıştır; yani, ateşin yaktığı, suyun boğduğu… Öğretilmiştir. Kim elini yakarsa, kendisi yakmıştır; “Kendim ettim kendim buldum” der teselli olur, üzülmez. İradesi dışında ateşe atılan yakılan kimse de, Allah'ın kendisini denediğini kabul ederek sabreder yine üzülmez:
Ve de kesinlikle Biz, sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız [imtihan edeceğiz]. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah'a aitiz ve yalnız O'na döneceğiz” diyen şu sabredenleri de müjdele! İşte onlar; Rablerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, hidayete erenlerin de ta kendisidir. (Bakara 2/155-157) 

H.Yılmaz

22. Gerek dışınızda, gerek içinizde olup biten musibetler daha biz yaratılmadan önce bir kitaba kaydedilir. Bu, Allah’a göre çok basit bir işlemdir.

Bu ayet, İslam’da iyi ile kötünün kaynağında neyin olduğu meselesini gündeme getirmektedir.

a) Ayette geçen fil-art kavramını “insanın dışında cereyan eden kötülükler” olarak DEĞERLENDİRİYORUZ. Bunlar maddi çevrede olduğu kadar, sosyal çevrede de olabilir. Fi enfusiküm derken de “içinizdeki, yani ferdi anlamdaki musibet” kast edilmektedir. Yeryüzünde derken “dış işleri”, nefsinizde derken “iç işleri” anlaşılmalıdır.

b) İnsanların içinde ve dışında meydana gelen musibetleri yaratmadan önce, hangi oluşumlara, davranışlara ve günahlara nasıl ceza verileceği önceden belirlenmiştir. İnsanlar o yanlış davranışları yapınca, o kitapta yazılı olanı Allah yaratır, hak ettiğini ona verir.

Bu durumu şöyle açıklayabiliriz: Hukukta, insanların davranışları yapılmadan önce hangi davranışlara ne kadar ve ne tür ceza verileceği önceden belirlenmektedir. Yüce Allah da insanların davranışları meydana gelmeden önce hangi günaha ne tür ceza vereceğini önceden hükme bağlamıştır. Yüce Allah’ın önceden hükme bağlamış olması, insanın davranışına etki etmemektedir. Çünkü insanı musibeti ister, onu getirecek davranışta bulunur, ardından Allah da onu yaratır.

Bu ayetin açıklamasını Rum 30/41 ile yapabiliriz: “İnsanların bizzat kendilerinin işledikleri yüzünden karada ve denizde çürüme ve bozulma başladı. Allah, belki geri dönerler diye yaptıklarının bazı sonuçlarını onlara tattıracaktır.” Demek ki insanların yaptıkları olumsuz davranışlar, maddi ve manevi çevreyi kirletmekte, çürütmektedir. Yüce Allah da yaptıklarımızı bize tattırmaktadır. İşte “kitapta yazılan” bu tattırma olayıdır. “Maddi ve manevi çevresini kirletenlerin önüne o kirli yemek konacaktır” ilkesi önceden yazılmıştır.

Dışımızdaki musibetler ve maddi anlamda afetler, depremleri, kuraklık, kıtlık, sel ve diğer felaketleri ifade etmektedir. Sosyal çevre alındığında gençliğin şahsiyetini yitirmesi, milletine ihanet edecek hale gelmesi, kültür kirlenmesi, insanların dinden, Allah’tan uzaklaşmaları, aile bağlarının çözülmesi, sevgi bağlarının zayıflaması, dünya çapında kültür mücadelesini kaybedip sömürge haline düşme gibi durumlardan meydana gelebilir. İç âlemimizdeki musibetler de mutsuzluk, ruhi kabiliyetlerin noksanlaşması, niyet kirlenmesi, cehalet, şahsiyet parçalanmasına uğramak, sonuçta manevi kirlenmeler de bunlar içinde sayılabilir.

Hangi davranışın, hangi günahın ve hangi kötülüğün hangi musibeti getireceğini tespit etmek Allah için kolaydır. Yüce Allah’ın koyduğu şu temel kural bu tip durumlarda işlemektedir:

“Sonunda yaptıkları, başlarına bela oldu. Alay ettikleri şey onları çepeçevre kuşattı”  Nahl 16/34

“Onlara, yaptıkları kötülükler görünecek ve alay ettikleri şey onları çepeçevre kuşattı.” Zümer 39/48

İşte Yüce Allah’ın, musibeti yaratmadan önce kitapta koyduğu temel kurallardan ikisi bunlardır. Kötülükler canlı gibi hareket etmektedirler. Yapanlarına isabet etmekte, zaman zaman kendilerini onlara göstermekte, hatta çepeçevre onları kuşatmaktadır. 

B.Bayraklı

23. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.

Bunun böyle olması, kaybettiğinize üzülmeyesiniz, Allah’ın verdiği şeyle de şımarmayasınız diyedir. Allah, kendini bir şey zannedip övünen hiç kimseyi sevmez. S.V.

Hadid 57/23

(Allah her şeyin kendi kudretinde olduğunu beyan ediyor ki) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlere böbürlenmeyesiniz, (gerek nimet ve gerekse nimetin her ikisinin de Allah’tan olduğunu bilesiniz. Nimet vaktinde kibir, musibet vaktinde de sızlanmayasınız.) Hem Allah çok övünen kibirlilerin, kendini beğenmişlerin hiçbirini sevmez. 

(M.M.Kerim)

(Bunu bilin ki,) elinizden kaçan (iyi ve güzel) şeylere üzülmeyesiniz ve elinize geçen (iyi ve güzel) şeylerle de (boş yere) şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip küstahça davrananları sevmez. 

Böylece, ne vuku bulduysa vuku bulmak zorunda olduğunu -vuku bulmamasının mümkün olmadığını- çünkü onun Allah tarafından akıl-sır ermez planı uyarınca irade edildiğini bilmesi, gerçek bir mümini, karşılaşacağı her türlü iyi yahut kötü şeyi bilinçli bir tevekkül ile karşılamaya sevk etmektedir. Yani, durumlarının iyiliğini kendi üstünlüklerine veya “şanslarına” bağlayanları.

M.Esed

Bu noktada, ayetin nazil olduğu şartların göz önüne alınması gerekmektedir. O dönemde Müslümanlar kâfirlerin tehdidi altında ve her yandan kuşatılmış olmanın meydana getirdiği bir halet-i ruhiye içindeydiler. Kâfirlerin ekonomik boykotu sonucu perişandılar ve tüm Arabistan'da Müslümanlar zulüm altında inliyorlardı. Kâfirler, Müslümanların bu halini, onların yanlış yolda olmalarının delili olarak kullanırlarken, münafıklar bu durumu istismar ederek, Müslümanların kalbine şüphe sokuyor ve böylece kendi şüphelerinin doğruluğunu ispatlamaya çalışıyorlardı. Öte yandan, ihlaslı müminler, bu musibetlere her ne kadar tahammül ediyorlarsa da, zaman zaman bu musibetlere dayanmak kendilerine zor geliyordu. İşte bu şartlar içerisinde bulunurlarken Allah Teâlâ, bu musibetlerin kendi bilgisi dışında olmadığını bildirerek onlara teselli vermiştir. Yani, tüm bunlar Allah'ın hikmeti ve her şeyi bilenin planı dâhilindedir ve önceden yazılı Kitap'ta mevcuttur: "Sizleri bu safhalardan geçirmenin amacı, büyük bir görevi yüklenecek olmanızdandır. Dolayısıyla hazırlanmanız ve eğitilmeniz gerekmektedir. Çünkü bu eğitim olmaksızın, sizler o görevi yerine getiremez, kâfirlere ve batıla karşı koyamazsınız."

Mevdudi

23. Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.

23. Bu husus şöyle beyan buyurulmuştur: O yazı (kader) şu hikmet içindir ki kaybettiğiniz dünya nimetlerinden ötürü gam yemeyip üzülmeyesiniz. Allah'ın takdiri böyle imiş diye teselli bulup gücünüzü koruyasınız. Ve size verdiği ile de güvenmeyesiniz, Kibirlenmeyip "Bu, dedi şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır." (Neml, 27/40) diye sonunu düşünesiniz. Zira hepsinin takdir edilmiş olduğuna imanı olan, kalpleri Allah'ın zikrine ve inen hakka saygı duygusu besleyen kimseler Allah Teâlâ' nın hadiseler ile ortaya çıkan acı, tatlı kaza ve kader görüntüleri karşısında insan olarak üzüntü duysa veya duygulansa da kendini şaşırmaz, ne gamın ıstırabına ne de sevincin gurur ve heyecanına kaptırmaz. Hepsinin haktan indiğini ve nice gizli hikmetleri bulunduğunu bilerek her iki halde de gönlünü, Allah'ın mağfiret ve hoşnutluk neşesine bağlayıp alçak gönüllülük ve rıza, hisleriyle vazifesine bakar. Hem Allah çok övünen kibirlilerin, kendini beğenmişlerin hiçbirini sevmez. Bu ilave övünmenin sakıncasını ve kötü görülen çeşidini beyan etmektedir. Demek ki, hoş karşılanmayan güven, kibir ve gurur getiren fazla güvendir. Zira mübalağa sığasıdır. Çok iftihar edici demektir. Da "ihtiyalden ism-i fâil olup kendinde görünen bir fazilet hayal ederek kibirlenen manasını ifade etmektedir ki kendini beğenmiş diye tabir edilir. Aslında bu kelime, dan türemiştir. Den bedel yahut manasına mahzuf mübtedanın haberidir.

H.Yazır

23. elinizden çıkanlara üzülmeyesiniz ve elinize geçenlere de şımarmayasınız diye bu böyle yapılmıştır. Çünkü Allah, kendisini beğenip böbürlenenleri sevmez.

a) Yüce Allah müminlerden ruh dengesine sahip olmalarını istemektedir. Bu ruh dengesini temin etmenin yolu maddi menfaatlere karşı takınılacak psikolojik tavırdan geçmektedir. Elden çıkan maddi bir menfaat, gençlik, sıhhat gibi değerlerden dolayı aşırı üzülmemek gerekiyor. Elde edilen maddi menfaatlerden dolayı da şımarmamak gerekiyor. Maddi nimetler insanın ruh dengesini bozmamalı, kaybedilenle elde edilenin insanın içinde uyandırdığı üzüntü ile sevinç aşırıya kaçmamalıdır. Üzüntüyü isyana ve karamsarlığa, sevincide şımarıklığa dönüştürmemek gerekir. Bütün bunların Allah’a uzanan bir boyutunun olduğu unutulmamalıdır.

b) Peki sevincin şımarıklığa ve böbürlenmeye dönüşmesinin yolu nedir? Ayetin sonu bu soruyu cevaplandırmaktadır. Yüce Allah’ın bu tip insanlardan sevgisini esirgediğini bilmek yeterlidir. Yüce Allah’ın “sevmiyorum” demesinin en büyük ceza olması nedeni ile caydırıcı niteliği vardır.

Ayetin sonunda yer alan Muhtal, “kendinde görünen bir fazileti hayal ederek kibirlenen” , fahur da “ çok iftihar eden, şımaran” demektir. Bu kelimeler insanın psikolojik yapısındaki olumsuz aşırılıkları anlatmaktadır. Yüce Allah şımarma, gururlanma gibi psikolojik oluşumlara yine duygu denen sevgi ile karışık vermekte ve sevmediğini ilan etmektedir.

B.Bayraklı

 

Bu yazı 111 sefer okunmuştur.