Sayfanın başına git
Önceki Sayfa
Ana Sayfa
Paylaş
Kur'an Ne Diyor? (EMANET)
" 43. Mesajlarımız onlara bütün açıklığıyla aktarıldığında, [hakikati inkara şartlanmış olanlar birbirlerine,] “Bu [Muhammed] sizi atalarınızın taptıklarından vazgeçirmeye çalışan biridir sadece!” derler. Ve “Bu [Kur’an, insan tarafından] uydurulmuş bir safsatadan başka bir şey değildir!” d(iye ekl)erler. Ve [son olarak,] hakikati inkara kalkışanlar, hakikat kendilerine ulaştığında, onun için, “Bu, büyüleyici güzel bir sözden başka bir şey değil!” derler. " ( Sebe’ - 43.Ayet) ( Ayeti incele )
 
 
 
EMANET ( 4.5.2018 ) Paylaş

ALLAHIN İNSANOĞLUNA VERDİĞİ EMANET

Biz emaneti; göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkup titrediler. Onu insan yüklendi. O da çok zalimleşti ve kendine hakim olamadı. . S.V.

Ahzab 33/72

Klasik müfessirler, bu örnekte geçen emanet (“emanet etmek”) terimi için akıllarına gelen her türlü açıklamayı yapmışlardır. Ama bu açıklamaların en ikna edici olanı (yukarıdaki ayet ile ilgili olarak Lane I, 102'de değinilen açıklama), Emanet’in “muhakeme” yahut “akıl” (intellect) ve “irade” -yani, iki veya daha fazla hareket tarzı veya eylem biçimi arasında, dolayısıyla iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneği- olduğu şeklindeki açıklamadır. Zımnen, “Ama sonra, sahip olduğu akıldan ve nisbî serbest iradeden kaynaklanan ahlakî sorumluluğa layık olduğunu gösteremedi” (Zemahşerî). Bu, elbette genel insan türüne özgü olup onun bütün fertlerinin mutlaka böyle olduğu anlamına gelmez.

M.Esed

En sonunda Allah insandan dünyadaki konumunun farkına varmasını istiyor. Eğer bu durumda insan dünya hayatını sadece oyun ve eğlence olarak kabul ediyor ve dikkatsizce yanlış bir tavır takınıyorsa, sadece kendi kötü akıbetini hazırlıyor demektir. 
Burada "emanet" kelimesi, Kur'an'a göre yeryüzünde insana verilen "hilafet" görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgürlüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık üzerinde hakim olma yetkisinin verilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükafatlandırılıp, kötü amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve Allah'a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılmasının hesabını vereceği için bunlar, Kur'an'ın başka yerlerinde hilafet, burada ise emanet olarak tanımlanmıştır. 
Bu Emanet’in ne kadar önemli ve ağır olduğu konusunda bir fikir verebilmek için Allah, göklerin ve yerlerin büyüklüklerine, dağların da sabitlik ve muazzam ölçülerine rağmen bu emaneti yüklenme güç ve cesaretini göstermediklerini bildirir. Fakat insan, zayıf ve cahil insan, bu ağır yükü üzerine almıştır. 
Emanetin göklere ve yerlere teklif edilmesi ve onların bunun ağırlığından korkup kabul etmemeleri gerçekten vaki olmuş olabilir, ama mecazî olarak böyle söylenmiş olması da muhtemeldir. Bizler Allah'ın yaratıkları ile olan ilişkisini asla anlayıp kavrayamayız. Yeryüzü, güneş, ay ve dağlar, bize göre kör, sağır ve cansızdırlar, fakat Allah'a göre böyle olmayabilirler. Allah yarattıklarından hepsiyle konuşmaya kadirdir ve biz anlayamasak da yarattıkları O'na cevap verebilirler. O halde Allah'ın bu emaneti onlara sunmuş olması ve onların da bundan korkup çekinerek yaratıcıları ve Rablerine teslim olup şöyle demiş olmaları muhtemeldir:
"Rabbimiz, biz senin güçsüz kulların olarak kalsak bizim için daha iyi. Çünkü isyan etme yetki ve özgürlüğüne sahip olup onun hakkını vermeye ve hakkını veremediğimizde ise senin azabına çarptırılmaya cesaretimiz yok." 
Aynı şekilde bu yaşadığımız hayattan önce Allah'ın insanlığa farklı bir yaratılış ve varlık vermiş ve onu kendi huzuruna çağırmış olması, insanın da isteyerek bu güç ve yetkileri kabul etmiş olması muhtemeldir. Bunun imkânsız olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir delil ve dayanağa sahip değiliz. Ancak kendi zihni yetenek ve güçlerini tam anlamıyla kavrayamayan kimseler bunun imkânsız olduğunu düşünebilirler. 
Bununla birlikte Allah'ın bunları mecazî olarak ifade etmiş olması da mümkündür. Bu meselenin olağanüstü önemini vurgulayabilmek için, insanların gözünde kendi huzurunda bir tarafta gökler, yeryüzü ve Himalayalar gibi büyük dağların, diğer tarafta da 5-6 fit boyundaki insanın yer aldığı bir manzarayı canlandırmayı murat etmiş olabilir. Bu karşılaşmada Allah şöyle sormuştur: 
"Yarattıklarımdan birine, benim mülkümün bir kulu olarak, dilerse üstünlüğümü kabul etme ve emirlerime itaat etme gücünü vermek istiyorum. Diğer taraftan bu yaratık beni inkar etme, hatta bana isyan etme gücüne de sahip olacaktır. Ona bu seçme özgürlüğünü verdikten sonra kendimi ondan sanki yokmuşum gibi gizleyeceğim. Bu özgürlüğünü kullanabilmesi için ona büyük güçler, sınırsız yetenekler ve kainatta istediğini yapabilmesi için sayısız yaratıklarım üzerinde hakimiyet hakkı vereceğim. Daha sonra onu belirli bir zamanda hesaba çekeceğim. Benim emanet ettiğim özgürlüğü kötüye kullanan kimse büyük ve acıklı bir azaba çarptırılacak; isyan etmesi için elinde birçok fırsat ve şans olduğu halde bana itaati seçen kimse ise yaratıklarımdan hiçbirinin ulaşamayacağı yüce makamlara ulaştırılacak. Şimdi söyleyin bakalım, hanginiz bu imtihanı yaşamaya hazırsınız?
Bunu duyunca bütün kâinat bir müddet için büyük bir sessizliğe gömülmüş olmalı. Daha sonra muhtemelen Allah'ın yarattığı büyük varlıklardan her biri huzura gelip secde etmiş ve bu şiddetli imtihandan bağışlanmaları için yalvarmışlardır. En sonunda bu zayıf yaratık kalkmış ve emaneti kabul etmiştir: "Rabbim, ben bu imtihana girmeye hazırım. İmtihanı geçtiğimde senin mülkünün en yüce makamının bana lütfedileceği ümidi ile bu seçme özgürlüğü ve bağımsızlıkta var olan bütün tehlikeleri göğüsleyeceğim."
İnsan ancak böyle bir manzarayı gözü önünde canlandırarak, kâinatta ne kadar hassas bir konumda olduğunun farkına varabilir. Allah bu ayette imtihan alanında dikkatsiz bir hayat süren, ne kadar büyük bir yükü omuzladığının ve dünya hayatında bir davranış veya tavrı seçerken aldığı yanlış veya doğru kararların hangi sonuçlara yol açacağının farkında olmayan kimseleri "zalim ve cahil" olarak tanımlamaktadır. Böyle bir kimse cahildir, çünkü bu zavallı insan hiç kimseye hesap vermeyeceğini zannetmektedir; zalimdir, çünkü kendi kötü akıbetini ve kendisiyle birlikte daha nicelerin felaketini hazırlamaktadır.

Mevdudi

Yüce Allah, bu ayette başkasının hakkını, malını doğrulukla koruyup sahibine vermenin önemini belirtmek için, emanetin, göklerin ve yerin çekemeyeceği kadar ağır bir sorumluluğu olduğunu; insanın, dağların ve taşların dayanamadığı bu sorumluluk altına girdiğini belirtmektedir. Ayetin asıl anlamı budur. Kadı Beyzâvî ‘ye göre insana yüklenen emanet, düşünce ve akıl kabiliyetidir. Çünkü insan, ancak akıl ve buna bağlı duyularını kazandığı zaman Allah'ın buyruklarına muhatap olmuştur; sorumluluk o zaman kendisine yönelmiştir. Bu emanet sayesinde insan, cennet, Allah'ın cemalini görme, irfan gibi yüksek nimetlere kavuşmaktadır. Fakat onun hakkına riayet edip Allah'ın buyrukları dışına çıkmamak lâzımdır. Akıl bunu emreder. İnsanın zalim ve cahil diye nitelendirilmesi emaneti yüklendikten sonra onun gereği dışına çıkarak haksızlık yapmasından ötürüdür. Akıl emanetini vermekle Allah, insanı buyruklarıyla sorumlu tutmuş ve böylece onu imtihan etmiştir. S.Ateş

72- Bunu sırrı ve hikmeti de şöyle izah buyuruluyor: "Biz emaneti arz ettik.."

EMANET, aslında mimin ötresiyle fiilinden mastar olup eminlik, yani başkasının hakları güvenilip inanılabilir, inanç olmak, inançlık huyu demektir. Sonra güvenilip inanılan şeye de isim olmuştur ki, "Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi emrediyor." (Nisâ, 4/58) ayetinde bu manaya idi. "Emanet" "vedia" dan daha geniştir, denilir. Burada her iki mana da olabilirse de önceki d a ha uygundur. Çoğunlukla tefsirciler bunu "yükümlülükler" ve "farzlar" diye tefsir etmişlerdir. Bunu şöyle anlamak gerekir. Allah'ın gerek kendi hakları ve gerek insanların hakları ile ilgili emirlerinin ve yasaklarının, hükümlerinin yerine getirilmesine Allah'ın emin’i, inanç memuru olmak demek olan emanetini, yani Allah'ın diğer eşyada olduğu gibi zorlama ile cebren değil, hoşnutluk ve gönülden tercihle yaptırmak istediği serbest fiillerden emrine itaatle halifeliği demek olan görev ve yükümlülüğü o göklere ve yere ve dağlara, yukarıda ve aşağıda o ağır ve büyük varlıkların ve gök cisimlerinin hepsine teklif eyledik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve çekindiler, gerçi gökler ve yeryüzü, Allah Teâlâ'nın "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin," (Fussilet, 41/11) gibi kâinata yönelttiği emirlerini "İsteyerek geldik." (Fussilet, 41/11) diye isteyerek kabul ettiler. Öyle iken başkalarının haklarının yüklenmek manasını ifade eden emanet kendilerine teklif olunduğu zaman çekindiler ve onda n korktular. Emanet, böyle göklerin ve yeryüzünün ve dağların dayanamayacakları derecede ağır, yerine getirilmesi zor, sorumluluk getiren büyük ve korkunç bir yüktür. Burada "teklif" etmeyi ve "yüz çevirmeyi gerçek manası üzere anlayan tefsir bilginleri v arsa da, çokları emanetin büyüklüğünü beyan için "temsili istiare" biçiminde bir ifade olduğu kanaatine varmışlardır. Emanet ifa edildiği takdirde sonuçları çok büyük bir keramet olduğu gibi, yerine getirilmediği takdirde de hıyanet ve tazmin etmek cezası ile büyük bir rüsvaylıktır, rezalettir. İnsan ise onu yüklendi, (belâ) dedi, teklifi ve halifeliği kabul etti. O insan çok zalim ve çok cahil bulunuyor. Her ferdi değil, insan cinsi.

ZALÛM: Çok zalim, zulme haksızlığa çok yatkın, Allah'ın ve Allah'ın kullarının haklarını yüklendiği halde, gerektiği gibi ifa etmeyip kendine yazık ediyor.

CEHÛL: İddiası gibi âlim değil, aksine çok cahil, çünkü akıbetinin nasıl olacağını bilmiyor, onun için zulmediyor.

H.Yazır

72. Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir.

Emanet kelimesi tevhit inancı, adalet, akıl ve yükümlülük durumu olarak manalandırılmıştır. Ayette yer alan gökler, yer ve dağlardan kasıt, gerçekten gökler, yer ve dağlar değildir. Oradaki varlıkların insan hariç hepsi kast edilmiştir. Bu durum tıpkı Yusuf suresinde ki 82 ayette belirtilen “İçinde bulunduğunuz şehre sor” ifadesine benzemektedir. Şehre sorulmaz; şehrin içindekilere yani halka sorulur. Burada ki emanette kâinatın içinde ki varlıklara sunuluyor. Zaten Yüce Allah emretmiyor sunuyor. Onların çekinmesi ve yüklenmemesi, bir saygı gereği olan davranıştır.

Bizce insana sunulan en büyük emanet akıldır. Aklını kullanmayan zulüm ve cehalet üretir; dünyayı karanlığa gömer ve cehaletin karanlığına iter.Akıl amacına uygun kullanılınca, emanete riayet edilmiş olacak, aksi takdirde emanete ihanet edilmiş olacaktır. Hatta biz bu emanet kavramına aklın etrafında oluşan manevi bağışıklık istemi olan takvayı da sokabiliriz.  B.Bayraklı

"Biz emaneti" yapılmasında sevap ve terkedilmesinde günah olan na­maz gibi şer'i mükellefiyetleri "göklere, yere ve dağlara teklif ettik." Bu yü­kümlülüklerin yerine getirilmesi vacip olduğu için bunlara "emanet" adı verilmiştir. Cenap-ı Hak tabiatta olanlara aykırı olarak bu emaneti önce bu varlıklara teklif etmiştir. "Onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve kork­tular. " Ayetin manası şudur: Bu büyük varlıklar şuur ve idrak sahibi olsalar ve bu emanet bu varlıklara teklif edilmiş olsa, bunu yüklenmekten çe­kinir, bundan korkarlardı. Ama "insan", insanlığın babası Âdem bünyesi­nin zayıflığına ve kuvvetinin yetersizliğine rağmen kendisine bu emanet teklif edilince "bunu", bu emaneti "yüklendi." Eğer bunun haklarını yerine getirirse, her iki dünyanın hayrını kazanacaktır. "Şüphesiz ki insan" bu emanetin haklarını üstlendiği zaman aldığı bu yük sebebiyle kendi nefsine "çok zalim", bunun hakkını bilme hususunda "çok cahildir." Bu son cümle insan cinsinin çoğunluk itibariyle vasfıdır.

Ayetten maksat taatin yüceliğini bildiren az önce geçmiş olan: "Kim Allah ve Resulüne itaat ederse, büyük bir kazanç elde etmiş olur." şeklinde­ki vaadi tekrar ortaya koymaktadır.

"Bunun neticesi olarak Allah münafık erkeklere ve münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara azap edecek," İnsanoğlu azap olun­ması için bu emaneti yüklenmemiştir. Fakat bunu yüklenmiş, neticede mü­nafıklık yapan, şirk koşan ve dolayısıyla emanete ihanet eden, peygamber­leri yalanlayan ve verdiği sözden cayan kimselere azap edilecek, iman edip de yüklendikleri ibadet vb. emanetleri yerine getirenlerin tevbeleri kabul edilecektir.

Zemahşerî diyor ki: Emaneti yüklenmenin neticesi azaptır. Nitekim "Terbiye etmek için onu dövdüm" cümlesindeki terbiye, dövmenin neticesi­dir. Kurtubi de bu konuda Zemahşerî’ ye tâbi olmuştur.

Allah emaneti zayi eden "münafık erkeklere ve münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara azap edecek," Allah emaneti yerine getiren "mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbelerini kabul ede­cektir. " Tövbeyi kabul vaadi, "Şüphesiz ki insan çok zalim ve çok cahildir." ifadesi insan fıtratının durumuna yöneltilmiş bir ifade olduğuna delildir. İnsanoğlu genellikle nefsine karşı çok zulümkar ve Rabbine karşı çok bilgi­sizdir. "Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." Müminlere karşı çok affedici ve onlara karşı çok merhametlidir. Müminlerin hata ederek iş­ledikleri günahlardan dolayı yaptıkları tevbeleri kabul edecektir ve taatlerine karşı onlara sevap verecektir.

Münir

ÖZGÜR İRADE VE ÖZGÜR TERCİH HAKKI, SEÇME HAKKI VE BUNUN NETİCESİN DE SORUMLULUK VE HESAP VERME DURUMU

 “İnsanın başına gelen musibetler kendi elleriyle yaptıkları yüzündendir. Kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlamıştır.”

(Rum 30/41- Şura 42/48 )

Yüce Allah merhameti ile insanlara yol göstersin diye elçiler vasıtasıyla ayetlerini bildirmiştir. Yani tercih yapacağı hususlar bildirilmiştir. İradesini ve aklını hangi yolda kullanacağı bildirilmiştir. Bu insan için en büyük lütuftur.

İnsan Allah’ın kuludur. Allah’ın kölesi değildir. Kölede irade kullanma yetkisi yoktur. Sadece efendisinin söylediğini yapar. İnsanın ise irade serbestliği vardır. İster Allah’ın yap dediğini seçer ve uygular dilerse de istediğini yapar. Hesabını da verir.

Bu emanet Allah’ın ayetlerini uygulayarak Allah’a kulluk etmektir. Zira insanlar kendilerine verilen emanetten sorguya çekilir. Zuhruf 44 ayette de bu sorgunun Kurandan yapılacağı bildiriliyor.

O. Koçak

72. Şüphesiz Biz, emaneti [bütünlüğü, kusursuzluğu, mükemmelliği] göklere, yere ve dağlara yaydık-yaygınlaştırdık da, onlar, onu taşımaya yanaşmadılar, ondan [bütünlüğün, kusursuzluğun, mükemmelliğin alıp götürülmesinden] korktular. Ve onu insan taşıdı [ona ihanet etti]. Şüphesiz o [insan], çok zalim ve çok cahildir.
Bu ayette tüm insanlığa, haber cümlesi ile çok önemli bir uyarı yapılmaktadır: Allah; yeri, gökleri ve dağları bir düzen, bir nizam ve intizam içinde yaratmış; onlar da bu düzenlerini bozamamışlardır. Evrendeki düzeni, çok cahil ve zalim olduğundan insan bozmuştur.
Bu ayet de, rivayetlerin etkisiyle maalesef gerçek anlamının ve verdiği mesajın dışına taşınarak, anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz hâle getirilmiştir. Gerekli tahlillerden önce bu konuyla ilgili nakilleri zikrediyoruz:
Tirmizi el-Hakîm Ebû Abdullah şu rivayeti kaydetmektedir: Bize İsmail b. Nasr anlattı, o Salih b. Abdullah'tan, o Muhammed b. Yezit b. Cevher ‘den, o ed-Dahhâk'tan, o da İbn Abbas’tan rivayetle dedi ki: Rasûlullah (sa.) şöyle buyurdu: Yüce Allah, Âdem'e, “Ey Âdem!” dedi, “Şüphesiz ki Ben emaneti göklere ve yere teklif ettim. Onlar buna güç yetiremediler. Sen içindeki muhtevası ile birlikte onu yüklenir misin?” Âdem, “İçinde neler var ya Rabbi?” dedi. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Eğer sen bunu yüklenirsen, ecir alırsın. Buna riayet etmezsen, azap edilirsin.” O da içindekilerle birlikte onu yüklendi. Ancak cennette sadece ilk namaz ile ikindi namazı arası kadar bir süre kaldı, sonra da şeytan onun oradan çıkmasına sebep oldu.
Buna göre emanet, yüce Allah'ın kullarına emanet olarak verdiği farzlardır. Bunların bazılarının tafsilatı hususunda görüş ayrılıkları vardır. İbn Mesut dedi ki: “Bu buyruk, emanet olarak bırakılan şeyler ve benzeri mal emanetleri hakkındadır.” Yine ondan, “Bütün farzlardır, bunların en ağırı ise, mal emanetidir” dediği de rivayet edilmiştir.
Ubey b. Ka‘b dedi ki: “Kadına ferci [namus ve iffeti] hususunda güvenilmesi, emanetin bir kısmını teşkil eder.”
Ebu'd-Derda da şöyle demiştir: “Cünüplükten yıkanmak bir emanettir. Şanı yüce Allah, dininden, ondan başkası hususunda Âdemoğlu’na güven duymamıştır.” Merfu bir hadiste de şöyle denilmektedir: “Emanet namazdır; istersen ‘Namaz kıldım’ dersin, istersen ‘Namaz kılmadım’ dersin. Oruç ve cünüplükten yıkanmak da böyledir.”
Abdullah b. Amr b. el-As dedi ki: Yüce Allah'ın insandan ilk yarattığı şey, onun fercidir. Yüce Allah, “Bu Benim sana bıraktığım bir emanettir, sakın onu haktan başkasına katma, karıştırma. Eğer sen onu koruyacak olursan, Ben de seni korurum” buyurdu. Buna göre ferç bir emanettir, kulak bir emanettir, göz bir emanettir, dil bir emanettir, karın bir emanettir, el bir emanettir, ayak bir emanettir. Esasen emaneti olmayanın imanı da yoktur.
es-Süddî dedi ki: Buradaki emanetten kasıt, Âdem'in oğlu Kâbil'e, diğer oğlu ve aile halkı hakkında duyduğu güvendir. Buna karşılık Kâbil'in kardeşini öldürmek suretiyle ona hainlik etmesidir. Çünkü yüce Allah ona, “Ey Âdem!” demişti, “Benim yeryüzünde bir Evimin olduğunu biliyor musun?” Âdem, “Hayır Allah’ım” demişti. Yüce Allah şöyle buyurmuştu: “Benim Mekke'de bir Evim var, ona git.” Bunun üzerine Âdem semaya, “Emanet olarak oğlumu koru” demişti, sema kabul etmemişti. Yere, “Emanet olarak oğlumu koru” demiş, yer de kabul etmemişti. Dağlara da aynı şeyi söylemiş, dağlar da kabul etmemişti. Bu sefer Kâbil'e, “Emanet olarak oğlumu koru” demiş, o da, “Olur. Git ve gel oğlunu seni memnun edecek bir şekilde bulacaksın” demiş, fakat geri döndüğünde kardeşini öldürmüş olduğunu görmüştü. İşte şanı yüce Allah'ın, Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arz ettik de onlar onu yüklenmek istemediler... Ayetinde kastedilen budur.
Ma‘mer'in, el-Hasen'den rivayet ettiğine göre emanet göklere, yere ve dağlara teklif edildiğinde onlar, “Emanette [muhtevasında] ne var?”diye sormuşlardı. Onlara, “İyilik yaparsan mükâfat görürsün, kötülük yaparsan cezalandırılırsın” denildi. Bunun üzerine onlar, “Hayır (kabul etmiyoruz)” dediler.
Mücahit dedi ki: Yüce Allah Âdem'i yaratınca ona emaneti teklif etti, o, “Emanet nedir?” diye sordu. Yüce Allah şu cevabı verdi: “Eğer iyilikte bulunursan sana mükâfat veririm, eğer kötülük yaparsan seni azaplandırırım.” Bunun üzerine Âdem, “Ben de onu yüklendim Rabbim” diye cevap verdi.
Mücahit dedi ki: “Onun bu emaneti yüklenmesi ile cennetten çıkartılması arasında geçen süre, sadece öğle ile ikindi namazı arası kadar idi.”
Ali b. Talha'nın, İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre o yüce Allah'ın, Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de... Ayeti hakkında şöyle demiştir: “Emanet’ten kasıt farzlardır. Yüce Allah, bunu göklere, yere ve dağlara teklif etti. Eğer eksiksiz olarak emanetin gereğini yerine getirirlerse onları mükâfatlandıracağını, onu zayi edecek olurlarsa azaplandıracağını söyledi. Bu işten hoşlanmadılar ve çekindiler, ancak bu bir masiyet kastıyla değil, gereğini yerine getiremeyecekleri korkusuyla yüce Allah'ın dinini tazim ettiklerinden böyle tavır takınmışlardı. Daha sonra yüce Allah, bu emaneti Âdem'e teklif etti, o da içindekilerle beraber kabul etti.”
En-Nehhas dedi ki: “Tefsir âlimlerinin kabul ettiği görüş budur.”
Bir diğer açıklama da şöyledir: “Âdem'in (a.s) vefatı yaklaştığında, emaneti mahlûkata teklif etmesi emrolundu. O da bu emaneti almaları için teklifte bulundu, fakat çocuklarından başka kimse onu kabul etmedi.”
Yine denildiğine göre; bu emanet, yüce Allah'ın göklere, yere, dağlara ve mahlûkata tevdi etmiş olduğu rubûbiyetine dair delilleri ortaya çıkarmalarıdır. Onlar da bu delilleri açıkça ortaya koydular, ancak insan bu delilleri gizledi ve inkâr etti. Bu açıklamayı da bazı mütekellimler yapmışlardır.
Bu kimsenin sözünü ettiklerinin aksini ortaya koyan rivayetlere gelince: Bana babam –Allah'ın rahmeti üzerine olsun– anlattı, dedi ki: Bize el-Fayd b. el-Fadl el-Kûfî anlattı, dedi ki: Bize es-Serrî b. İsmail anlattı. Es-Serrî, Âmir eş-Şa‘bî'den, o Mesruk'tan, o Abdullah b. Mes’ûd ‘dân dedi ki: Yüce Allah emaneti yarattığında ona kaya gibi temsilî bir suret verdi. Sonra bunu dilediği bir yere bıraktı, sonra bunu yüklenmek üzere gökleri, yeri ve dağları çağırdı, onlara, “Bu emanettir, bunun (yerine getirilmesi hâlinde) sevabı, (getirilmemesi hâlinde) cezası vardır” dedi. Bunlar, “Rabbimiz!” dediler, “Bizim buna gücümüz yetmez.” İnsan ise, davet olunmadan geliverdi ve göklere, yere ve dağlara, “Sizin üstünüzde ne var?” diye sordu, onlar şöyle dediler: “Rabbimiz bizleri şunu taşımak üzere çağırdı, biz ise bundan çekindik ve buna güç yetiremedik.” Bu sefer onu eliyle hareket ettirdi ve şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim ki, bunu taşımak istesem taşıyabilirim” deyip dizlerine varıncaya kadar o emaneti kaldırdı, sonra yerine bırakıp şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim ki, daha da taşımak istesem daha yukarıya kaldırabilirim.” Bu sefer onlar, “Haydi taşı bakalım” dediler. Onu taşıdı ve göğüs hizasına getirinceye kadar kaldırdı, sonra onu yerine koydu. Yine, “Allah'a yemin ederim ki, daha yukarı kaldırmak isteseydim kaldırabilirdim” dedi. Onlar yine, “Haydi kaldır” dediler. O da onu kaldırdı ve omzunun üstüne koydu. Yerine bırakmak isteyince, onlar, “Olduğun yerde dur” dediler, “çünkü bu emanettir. Bunun sevabı da vardır, cezası da vardır. Rabbimiz bize onu taşımamızı emretti, biz ondan çekindik. Sense bunu taşıman için çağırılmadığın hâlde geldin, onu taşıdın. Artık bu, kıyamet gününe kadar senin ve senin zürriyetinden geleceklerin boynunda kalmıştır. Çünkü sen çok zalim ve çok cahilsin.”
Ayette geçen, “emanetle ilgili pek çok görüş vardır. Kimileri, “Bu, mükellefiyettir. Buna, kusur eden kimsenin, tazminde bulunması [kusurunu telâfi etmesi] gerektiği ve hakkıyla yerine getirene de ikramda bulunmak gerektiği için, emanet denilmiştir” derken, kimileri de, emanet kişinin “lâ ilâhe illallâh” demesidir” demişlerdir. Bu ikincisi, akıldan uzak bir görüştür. Çünkü gökler, yer ve dağlar, lisan-ı hâlleriyle zaten Allah'ın bir olduğunu, Allah'tan başka ilâh olmadığını söylemektedirler. Yine kimileri, “Bu emanet ile uzuvlar kastedilmiştir. Meselâ göz bir emanettir, muhafaza edilmesi gerekir. Kulak da, el de, ayak da, dil de, kişinin avret mahalli de böyledir” derken; kimileri de, “marifetullah [Allah'ı bilme] ile onun kapsamına giren her şeydir” demişlerdir. Allah en iyi bilendir.
Dikkat edilirse, bu nakillerde ve gelenekçi anlayışta ayette geçen emanet sözcüğü, Türkçe ‘deki “korunmak üzere bir yere bırakılan nesne” anlamında; arz sözcüğü de “göstermek, sunmak, teklif etmek, istem” anlamında ele alınmaktadır. Ayetin gerçek anlamını tespit etmek için sözcüklerin tahlil edilmesi gerekir:

العرض [‘ARZ]
العرض [‘arz],tul ‘un [uzunluğun] karşıtı olup “en” demektir. Bu sözcüğün fiil olarak anlamı, “enleştirme; yayma, yaygınlaştırma” dır.
EMÂNET
الأمانة [emanet], الأمنة [emanet], hıyanetin karşıtıdır. Hıyanetin aslı, “noksanlaştırmak, tefrit” tir [kusurlaştırma, zayi etmedir]. Kendine bırakılan bir şeyi noksanlaştıran kişiye, “hain” denir.
Bu tanıma göre emanet sözcüğünün esas anlamı, “bütünlük, kusursuzluk, mükemmelliktir. “Korunmak üzere bir yere bırakılan nesne” anlamında kullanılmasının nedeni de, “tevdi edilen şeyin mükemmelliğidir.
Konumuz olan ayetteki emanet sözcüğü, terim değil, lügat anlamıyla ele alınmalıdır. Bu durumda Allah; göklere, yeryüzüne ve dağlara mükemmelliği, kusursuzluğu, düzen ve intizamı yaymış-yaygınlaştırmıştır. Doğadaki hiç bir varlık bu mükemmelliğe ihanet etmemiş ve bunu bozmamıştır. Ama çok cahil ve çok zalim insan bunu bozmuş, kusurlu hâle getirmiştir.
Bu ayetin mesajı, Rum 30/41'de farklı bir üslup ile yer almış ve orada şu açıklamayı yapmıştık:
İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa ortaya çıktı. (Rum 30/41)
Bu ayette, yaptıkları yanlışlar yüzünden hatalarının bir kısmının cezasını insanlara tattırmak için yeryüzünde kargaşa; bozulmalar oluştuğu bildirilerek, onlardan akıllarını başlarına almaları, yaptıkları işlerle karada ve denizde fesat çıkarmamaları/doğadaki dengeyi bozmamaları istenmektedir. İleride bu mesaj farklı bir üslup ile de gelecektir.
Şüphesiz Biz, emaneti [bütünlüğü, kusursuzluğu, mükemmelliği] göklere, yere ve dağlara yaydık da, onlar, onu taşımaya yanaşmadılar, ondan [güvenliğin, düzenin, dengenin alıp götürülmesinden] korktular. Ve onu insan taşıdı [ona ihanet etti]. Şüphesiz o [insan], çok zalim ve çok cahildir. (Ahzâb 33/72)
Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı salihlerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle belalandırdık [imtihan ettik]. (Araf 7/168)
Burada konu edilen fesat, doğal dengenin bozulmasıdır. Yani, mevsimlerin bozulması, yağışların azalması veya çoğalması, bitkilerin verimsizleşmesi, suların kirlenmesi, buna bağlı olarak suda yaşayan canlıların yok olması, atmosferin bozulması, ozon tabakasının delinmesi, yüksek radyasyonun neden olduğu kanser ve benzeri hastalıkların çoğalması… tüm bunların sonucunda da yeryüzünde sıkıntılı bir hayatın meydana gelmesidir.
Şu bir gerçek ki, hazza dayalı bir üretim ve tüketim perspektifi yüzünden insanoğlu kontrolsüz bir teknolojik gelişmeyle doğadaki dengeyi hızla bozmaktadır. Bunun sonucu olarak temiz su kaynakları, temiz hava, doğal ve sağlıklı yiyecek temini her geçen gün biraz daha zorlaşmaktadır. Bu zorlukların oluşturduğu biyolojik ve psikolojik komplikasyonların insan sağlığını ciddi bir şekilde tehdit ettiği bilimsel çalışmalarla da teyit edilmiştir. Bugün bu tehlikeli süreç bütün devletler tarafından algılanmakla beraber, olumsuz sonuçlarının giderilmesi hususunda uluslararası irade henüz yeterince güçlü değildir.
BM şemsiyesi altında yapılan ve Kloro Floro Karbon gazlarının atmosfere salınımı konusunda sınırlamalar getiren Kyoto Protokolü, ancak 2005 yılında imzalanabilmiştir. Bu ve benzer antlaşmalarla çevrenin insan ve diğer canlıların sağlığına yeniden uygun hâle getirilmesi çabalarına ağırlık verilmeli ve Allah'ın doğaya koyduğu ekolojik denge yeniden sağlanmalıdır. Aksi hâlde insanlık daha büyük felaketlerle karşılaşacak ve bu felaketler tadımlık olmayacaktır.
Ekolojik denge ve bu dengenin korunmasına yönelik son zamanlarda bir hayli bilimsel çalışma yapılmakta ve birtakım tedbirler alınmaktadır. Okurların bu konuyu detaylı olarak bilimsel verilerden okumasını ve takip etmesini öneriyoruz.  H.Yılmaz

Bu yazı 168 sefer okunmuştur.