Sayfanın başına git
Önceki Sayfa
Ana Sayfa
Paylaş
Kur'an Ne Diyor? (DÜŞÜNMEK VE TEFEKKÜR ETMEK)
" 35. yoksa, Bize teslim olanlara suçlular ile aynı şekilde mi davranalım? " ( Kalem - 35.Ayet) ( Ayeti incele )
 
 
 
DÜŞÜNMEK VE TEFEKKÜR ETMEK ( 17.6.2018 ) Paylaş

Hakkı Yılmaz hocamızdan böyle bir konuya verdiği uğraştan dolayı teşekkür ederiz. Kuran da çok sık geçen bu iki tabir dikkatli bir şekilde ele alınmış ve ayetlerle desteklenmiştir. Bu makaleden dolayı Allah kendisinden razı olsun... Sağlıklı nice yıllara... Şimdi makaleyi veriyor ve okuyucuların dikkatine sunuyoruz. Yavaş yavaş ve anlayarak yorum yaparak okunmasını tavsiye ederiz.

Kuran Ne diyor?

DÜŞÜNMEK VE TEFEKKÜR ETMEK

Tefekkürü daha doğru bir şekilde anlayabilmek için; “düşünme” ile arasındaki farkı belirlemek, bunun için de öncelikle “düşünmenin ne olduğunu bilmek gerekir. “Düşünme” başlığı altında psikoloji ders kitaplarında ve Ana Britannica Ansiklopedisi’nde aşağıdaki bilgiler verilmektedir:
Düşünme, beynin dolayısıyla [indirect] yaptığı bir tepkidir. (…) Beynimizin işleyişi yalnızca dış uyaranların varlığına tâbi değildir.

Bir dış uyarıcı olmadan da beynimizin ‘düşünme’ şeklinde faaliyetine devam ettiğini görürüz. O kadar ki, kendimizi en sakin hissettiğimiz, her şeyle ilgimizi kestiğimiz zamanlarda dahi beynin faaliyetini gözlemek kabildir: Yorgun bir insanın hiç bir şeyi düşünecek hâli olmasa da, kafasından bir yığın hayaller geçer. Meselâ, uykusunda rüyalar görür. Böylece zihin âdeta boş durmaktan hoşlanmazmış gibi görünmektedir.

Burada beyin, kendisine bir ‘övendire’ ödevini gören maddî uyaranlara karşı değil, belki bu maddî uyaranın beyinde bıraktığı bir ‘iz’e veya onun ‘sembol ’üne karşı tepki gösteriyor denilebilir. (…) Aradan bir hayli zaman geçmesine rağmen beyni, aynı olay veya tepkiye davet eden sebep, artık maddî bir uyaran değil, o olayın algılanmasından meydana gelen, ‘olay ’ın hayalleri, tasavvurlarıdır. Yani, beyin o anda olaydan gelen maddî uyaranlarla değil, o olaydan arta kalmış olan ‘sembollerle faaliyet hâlindedir.
Düşünme, bireyin zihinsel etkinlikleri ile dış uyaranlar arasında kurduğu bağlantıdır. (…) Geçmişte düşünme bilinçli bir deneyim olarak tanımlanmaktaydı. Ancak, uyarıcı durumlar ile bunlara verilen cevaplar arasındaki tüm süreçler bilinçli değildir. Psikanalize göre ‘birincil süreç düşüncesi’, bilinç dışı ve sözcük öncesi bir süreçtir, yani sözcüklerle simgeselleşmemiştir. Örneğin, bir isteğin insanı baskı altında bırakması sözcüklere dökülemez. Bu düşünce türünde karşıtlar bir arada bulunabilir; böyle düşünce mantık kurallarına uymaz, zaman ve yer tanımaz, neden-sonuç bağıntısı taşımaz ve bütünüyle haz ilkesi doğrultusunda, gerçeklikle bağıntılı olmayan bir biçimde gelişebilir.

Oysa ‘ikincil süreç düşüncesi’, gerçeklik ilkesine bağlı olarak dış nesnelerin gerçekliğini gözetir, söze dökülür, dil ve mantık kurallarına uyum gösterir. İç ve dış etkilerin yoğunluklarına bağlı olarak düşünce, mantıksal [yönlendirilmiş ve yapılandırılmış] ya da düşsel [imgesel ve fantastik] olabilir. Mantıksal düşünme, yaşanan deneyimlerin sonuçları arasında bağlantı kurma yolundaki usavurmanın yönlendirilmiş ve yapılandırılmış biçimidir. Bu nitelikteki düşünce nesnel, dışa yönelik ve ‘gerçekçi’ [realisttik] olarak nitelenir. Bunun karşıtı öznel, duygusal olan ‘içe yönelik’ [otistik] düşüncedir.

(…) ‘Gerçekçi düşünce’, bir amaç doğrultusunda düşüncelerin bir araya getirilmesi ve düzenlenmesine yönelik mantıklı düşüncedir: Nesneler, kavramlar ya da bilgi kaynakları arasında bağlantı kurma, değerlendirme, yargılama, problem çözme ve yeni çözümler bulma, ilke çıkarsama, tümevarım ve tümdengelim gibi değişik biçimler alabilir. ‘İçe yönelik düşünce’, temelde düşünenin istek ve fantezileri bağlamında, dış koşullar ya da yer-zaman-nedensellik bağlantıları dikkate alınmadan gelişen düşüncedir. Bu tür düşüncenin tipik örneği, uyaranlara herhangi bir denetim uygulanmadan, düşüncelerin ansızın kendiliğinden anımsandığı serbest çağrışımdır.
Yukarıdaki açıklamalardan, “düşünme” hakkında şu tespitleri yapmak mümkündür:
• Düşünme, karşılaşılan her nesne ve olguya karşı, beyin tarafından verilen dolaylı bir tepkidir. Ancak bu tepki her zaman etki ile eş zamanlı olarak ortaya çıkmaz.
• Düşünme dolaylı bir tepki olduğundan, bu tepkiyi doğuracak bir etkinin bulunmaması hâlinde beynin düşünce yetisi harekete geçmez. Meselâ, duyu organlarının algılama yapamadığı bir ortamda [uzayda, boşlukta] beynin düşünme faaliyetinde bulunması söz konusu değildir.
• Düşünme yetisi, kontrol edilemeyen, yani insana boyun eğmeyen, onun iradesi dışında her türlü koşulda faaliyet gösteren bir beyin fonksiyonudur.
• Düşünme, beynin bilinçli sürecinde oluşabileceği gibi [ikincil süreç düşüncesi], bilinçsiz sürecinde de oluşabilir [birincil süreç düşüncesi].
• Düşünme, kendisini oluşturan iç ve dış etkilerin yoğunluklarına göre, “içe yönelik” veya “gerçekçi” olarak nitelendirilebilir.
“Tefekkürü daha doğru bir şekilde anlamak amacıyla gelinen bu noktadan sonra yapılacak şey; yazımızın başında açıklamalarını verdiğimiz “fikr” ve “tefekkür” kavramlarının, yukarıdaki bilimsel açıklamaların neresinde yer aldığına ve bilimsel açıklamalardaki tarifler ile Lisânu'l-Arab kaynaklı tarifler arasında bir fark olup olmadığına bakmak olmalıdır.

Ancak, bu bakışın sağlıklı olabilmesi, Kur’an’ın merkeze alınmasına bağlıdır. Çünkü cevabını aradığımız şey, Kur’an’daki “fikr” ve “tefekkür ”dür.
Konuya Kur’an penceresinden bakıldığında Kur’an’ın, “fikr” ve “tefekkür” kavramlarını, beynin bilinçli sürecine ait faaliyetler olarak gördüğü anlaşılır. Çünkü Kur’an’ın muhatabı “bilinçli insandır. Yani, Kur’an’ın “fikr” ettiğini söylediği ve “tefekkür” etmesini istediği insan; Kur’an’ın muhatabı olan “bilinçli insandır. Bu tespit, yukarıdaki bilimsel açıklamalar dikkate alınarak ifade edilecek olursa denilebilir ki; “fikr” de, “tefekkür” de, “ikincil süreç düşüncesi” kapsamındadır.
Bu noktada, “fikr” ve “tefekkür ”ün, bilimsel açıklamalarda “ikincil süreç düşüncesi” olarak adlandırılan düşünceyi oluşturan “içe dönük düşünce ”ye ve “gerçekçi düşünce “ye karşılık geldikleri söylenebilir. Çünkü bilimsel açıklamalarda, beynin bilinçli sürecinin ürünleri olarak “içe dönük düşünce” ve “gerçekçi düşünce ”den başka bir düşünceden bahsedilmemektedir. Dolayısıyla, “fikr” ve “tefekkürü, “içe dönük düşünce” ve “gerçekçi düşünce” ile özdeşleştirmek mümkündür.
Gerçekten de “fikr” denilen ham düşüncelerin birçoğu vesveseden ibaret olup tutarsız ve anlamsızdır, bazıları ise –Kur’an’ın bildirdiği gibi– insanı helâk edecek boyuttadır.

Bu durumda, insanın hevasını ön plânda tuttuğu ve bu hevâ nın derecesine göre; “içe dönük, imgesel, fantastik, düşsel” olarak adlandırılan düşünce ile “fikr”, aynı şey sayılabilir. “Fikr” ile “içe dönük düşünce” aynı şey olarak kabul edildiğinde ise, “tefekkür” ile “gerçekçi düşüncenin de aynı şey olduğunun kabulü gerekir. Nitekim “tefekkür” sözcüğünü açıklayan “karar vermek”, “hükme varmak” gibi davranışlar ile “gerçekçi düşünceyi açıklayan “değerlendirme”, “yargılama”, “problem çözme”, “ilke çıkarsama” gibi davranışlar, anlamları itibariyle aynı eksendedir.
Ancak, bize göre bu yaklaşım noksandır ve bu yaklaşım ile doğru sonuca ulaşmak mümkün değildir. Kur’an, yazımızın sonunda birçok örneğini vereceğimiz gibi, “tefekkür” sayesinde insanın yanlıştan uzaklaşarak doğruyu bulacağını, gerçek başarıya ulaşacağını söylemektedir. Yani, “tefekkür” sonucunda, ödülü cennet olan gerçek başarı söz konusudur. Hâlbuki “gerçekçi düşüncenin tarifinde, açıklamalarında, böyle bir başarıya ulaştırma özelliğinden bahsedilmemiştir. Başka bir ifade ile her aşaması bilimsel gerçeklere dayandırılarak mantıklı bir amaca göre hazırlanmış bir plân tasavvuru, “gerçekçi düşünce” olarak nitelendirilebilir ama gerçek başarıya ulaşmaya hizmet etmiyorsa, “tefekkür” olarak nitelendirilemez. Örnek olarak, nükleer enerjiyi bir imha silâhı olarak geliştiren düşünce, “gerçekçi düşünce ”dir, ama asla “tefekkür” değildir. Bu durumda, bilimsel açıklamalarda yer alan “gerçekçi düşünce” tarifi, “tefekkür “ün açıklamasında yeterli olamamakta, noksan kalmaktadır.
Diğer taraftan Kur’an, Müddessir 74/18'de; “fikr” eden kişinin ölçü koyduğunu söylemektedir. Ölçü koymak ise, anlam olarak değerlendirme yapmayı ve hüküm vermeyi de içermektedir. Yani, ayette sözü edilen kişi, bilimsel açıklamalarda “gerçekçi düşünce” olarak tanımlanmış davranışlarda bulunmak suretiyle ölçü koymuş, ama sonuçta “fikr” ettiği [ham düşünce ürettiği] için kınanmıştır.

Şu hâlde Kur’an’daki “fikr” eylemi; bilimsel açıklamalardaki, hevâ nın ön plâna çıktığı “içe dönük düşünceyi temsil ettiği gibi, “gerçekçi düşünceyi de temsil etmektedir.
Bu bilgiler ışığı altında, Kur’an’daki “fikr” ve “tefekkür” kavramları hakkında aşağıdaki tespitleri yapmak mümkündür:
• Kur’an bilinçli insanları muhatap aldığı için, Kur’an’daki “fikr” ve “tefekkür”, bilinçli beynin ürünleridir.
• Kur’an’daki “fikr”; bilinçli bir beyin tarafından üretilen, düşüncelerin ansızın kendiliğinden anımsandığı serbest çağrışımlardan başlayarak, değerlendirme, yargılama, ilke çıkarsama, problem çözme gibi biçimler ihtiva eden “gerçekçi düşüncenin de içinde bulunduğu, düşünce çeşitlerinin genel adıdır.
• Kur’an’daki “tefekkür”; yanlıştan sakındırıp doğruyu buldurmak suretiyle gerçek başarıyı sağlayan “fikr ”dir.
Bu son tespitin bazı yanlış anlaşılmalara meydan vermemesi için, bir hususun belirtilmesinde yarar vardır: Gerçek başarının elde edilmesi, insanın oturduğu yerde tefekkür etmesi ile değil, tefekkür ile bulduğu doğruları hayatına geçirmesi, o doğrulara uygun davranması ile mümkündür. Nasıl ki, kuvveden fiile dönüşmeyen yanlış düşünceler sebebiyle bir kimsenin hesaba çekilip cezalandırılması söz konusu değilse, kuvveden fiile dönüşmeyen doğru düşünceler de kişiye ödül getirmez.
Gerek “fikr”, gerekse “tefekkür”, beynin düşünme fonksiyonunun ürünleri olduğu için, ancak algılanabilen varlıklar ve olaylar hakkında yapılabilir. Buna göre “fikr” ve “tefekkür”, Allah'ın yarattığı ve algılayabildiğimiz varlıklar için söz konusudur, ama suret olarak vasıflandırılamayan ve şekil olarak hayal edilemeyen Allah hakkında mümkün değildir.

Keza Kur’an’da örneklemelerle, sembollerle anlatılan cennet, cehennem ve diğer detaylardan oluşan ahiret hayatı hakkında da, bizim bulunduğumuz boyuttan farklı bir boyutta bulunduğu (Ra‘d 13/35, İsra 17/60, Muhammed 47/15, İnsan 76/16), dolayısıyla da bizim algılayamadığımız bir âlem olduğu için, “fikr” ve “tefekkür” yapılamaz. Bundan başka “fikr” ve “tefekkür”, insan beyninin ürünleri olduğundan Allah için kullanılamaz. Yani, Allah'ın fikir sahibi olması veya tefekkür etmesi mantıksızdır, söz konusu edilemez.
Kur’an, “tefekkür” dışında, insanlara gerçek başarının yolunu gösteren iki eylemin daha bulunduğunu bildirmiştir. Bu eylemlerden biri “akletmek”, diğeri de “vahye kulak vermektir:
Ve onlar derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashabı içinde olmazdık. (Mülk 67/10)
Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (vahye) kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar/şaşkındırlar [aşağıdırlar].

(Furkan 25/44)
“Tefekkür ”ün alt basamağı mahiyetinde olan “akletmek”, Kur’an’da mecazen “tefekkür” anlamında kullanılmıştır (Bakara 2/44, 73, 76, 164, 170, 171, 242; Al-i İmran 3/65, 118; Maide 5/58, 103; Enam 6/32, 151; Araf 7/169; Enfâl 8/22; Yunus 10/16, 42, 100; Hûd 11/51; Yusuf 12/2, 109; Ra‘d 13/4; Nahl 16/12, 67; Enbiya 21/10, 67; Mü’minun 23/80; Hac 22/46; Nur 24/61; Şu ‘ara 26/28; Ankebût 29/35, 63; Rum 30/24, 28; Kasas 28/60; Yasin 36/62, 68; Saffet 37/138; Mümin 40/67; Zümer 39/43; Zuhruf 43/3; Hadîd 11/17; Casiye 45/5; Hucurât 49/4 ve Haşr 59/14).
Ancak, “akletmek” [aklı kullanmak, akıl yürütmek] ve bu yolla “tefekkür”e ulaşmak herkesin yapabileceği bir şey olmayıp, bilginlere özgü bir beceridir. Yani, bilgisizler “tefekkür” edemezler:
Ve Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da bilginlerden başkası akıl erdiremez.

(Ankebût 29/43)
Vahye kulak vermek ise, “vahyi kabul etmek ve onunla amel etmektir. Vahiydeki haberler, Muhbir-i Sadık [Doğru Haberci] olan Allah tarafından bildirildiği için mutlak doğrudur. İnsanoğlu, vahiydeki haber ve uyarıların hepsine bilimsel bilgi olarak henüz ulaşamamış, onların doğruluğunu bilimle tespit edememiştir. Ama vahyin haber ve uyarılarını kabul edenler, yani vahye kulak verenler, bu doğru haber ve bilgiler sayesinde kendilerini kurtarırlar. Yine vahye kulak verenler, zihinlerinde oluşan ham düşünce ve vesveseleri Kur’an terazisinde tartarlarsa, yani Şeytan-ı Raci’mden Allah'a sığınırlarsa, zihinlerindeki yanlışları görme şansını elde ederler.
Vahye kulak vermek de, aynen “akletmek” gibi Kur’an’da “tefekkür” anlamıyla kullanılmıştır

(Araf 7/100, Yunus 10/67, Nahl 16/65-69, Rum 30/21-24, Secde 32/26, Enfâl 8/21-22, Kehf 18/101, Kaf 50/37).
Sonuç olarak, İslâm'ın çok önem verdiği “tefekkür “ün; düşünme yetisi başta olmak üzere insan beyninin birçok melekesinin, aynı anda ve en mükemmel şekilde kullanılması olduğu söylenebilir. Tefekkür için akledebilmek, akledebilmek için de bilgili olmak lâzımdır. Yani tefekkür, insanın bilgisini arttırır, insanı taklitçilikten kurtarır. Bilgi sayesinde de insan, iyi ile kötünün ayrımını yapar, daima kârlı çıkar ve doğru davranışları ile başkalarına da yol gösterir.
Tefekkürden bahseden ve tefekkür örneği içeren ayetler şunlardır:

Bakara 2/219, 266; Enam 6/50; Araf 7/176, 184; Rum 30/8, 21; Yunus 10/24; Ra‘d 13/3; Nahl 16/10-11, 44, 69; Zümer 39/42; Casiye 45/13 ve Haşr 59/21.
Allah, yerler ve gökler üzerinde bilgilenerek, tefekkür eden ve tevhide ulaşanlara İbrahim peygamberi örnek vermiştir:
Ve Biz (kanıt elde etmesi) ve kesin inananlardan olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu [mülkiyeti ve yönetimini] böylece gösteriyorduk. Bu nedenle o [İbrahim], üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü, “Bu, benim rabbimdir” dedi. Sonra yıldız batınca, “Ben batanları sevmem” dedi. Sonra ay'ı doğarken görünce de, “Bu, benim rabbimdir” dedi. O da batınca, “Ant olsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar kavminden olurum” dedi. Sonra Güneş’i doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben Hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi.

(Enam 6/75-79)

H.Yılmaz



Bu yazı 74 sefer okunmuştur.