Sayfanın başına git
Önceki Sayfa
Ana Sayfa
Paylaş
Kur'an Ne Diyor? (YOKLUK VE SIKINTI İLE İMTİHAN EDİLMEK)
" 153. SİZ EY imana ermiş olanlar! Sarsılmaz bir sabır ve namaz ile yardım arayın: zira, unutmayın, Allah zorluklara karşı sabredenlerle birliktedir. " ( Bakara - 153.Ayet) ( Ayeti incele )
 
 
 
YOKLUK VE SIKINTI İLE İMTİHAN EDİLMEK ( 24.8.2018 ) Paylaş

YOKLUK VE SIKINTI İLE İMTİHAN EDİLMEK

94–95.   Biz hangi kente bir nebi gönderdiysek, onun ehlini [halkını] mutlaka yalvarıp yakarsınlar diye yoksulluk ve darlıkla yakaladık. Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; nihâyet çoğaldılar ve “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine onları hemen, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik.

(Araf 7/94-95)

 Bu ayetlerde Rabbimiz; mesajlarını dinletmek ve elçilerine uyulmasını sağlamak için hangi yolları kullandığını; insanların tâğûtlaşmasını önlemek ve tâğûtlaşanlara hadlerini bildirmek için insanları nasıl denediğini açıklamaktadır. Ayetlere göre Yüce Allah, yalvarıp yakarmalarını bekleyerek belâ, sıkıntı, hastalık vs. musallat ettiği toplumların sıkıntılarını bir süre sonra kaldırmakta, onlara rahatlık, sağlık, mutluluk vermekte, hatta o toplumları mal, mülk ve evlâtça da çoğaltmaktadır. Ama insanlar başlarından geçenlerin sebeplerini ve bu olup bitenin arkasında Allah’ın olduğunu düşünmemekte, yaşadıklarının öteden beri olağan şeyler olduğunu, atalarının da bunları yaşadıklarını ileri sürmektedirler. İnsanların bu tutumu başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

“And olsun, senden önceki ümmetlere/toplumlara elçiler gönderdik de onları dayanılmaz zorluk [yoksulluk] ve sıkıntılarla çeviriverdik. Umulur ki yalvarırlar diye. Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici gösterdi [süsledi] . Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle sevince kapılıp şımarınca, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular.”

(En‘âm/42-44)

Ayetlerde verilen mesaja göre, Rabbimizin denemeye tâbi tuttuğu insanlardan beklediği, azap ile karşılaşmadan önce akıllarını başlarına alıp iman etmeleridir. Çünkü azapla, belâ ve musibetle yüz yüze geldiğinde insanın iman etmesi bir işe yaramamaktadır:

Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Rabbinin işaretleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; biz de bekleyicileriz.”

(En‘âm/158)

Hatırlanacak olursa bu tür iman Kamer sûresi’nde karşımıza çıkmış ve “iman-ı ye’s” olarak adlandırılmıştı.
Tarihî kaynaklara göre, bu sure, Mekke ve çevresinde gerçekleşen ve “ileri gelen” kesimin de etkilendiği bir kıtlık döneminde inmiştir. İnsanların o dönemde hayvan leşleri ve derileri yemeye başladıklarını kaydeden kaynaklar, çaresiz kalan Mekkelilerin Ebû Süfyan önderliğinde Nebimize gelerek başlarındaki kıtlık belâsının uzaklaştırılması için Allah’a dua etmesi ricasında bulunduklarını yazmaktadır. Fakat Allah’ın kıtlığı kaldırıp uzaklaştırmasından sonra işlerin yavaş yavaş yoluna girmesiyle birlikte Mekkeli kodamanlar eskisinden daha küstahlaşmışlar ve kalpleri birazcık imana meyletmiş olanları şu sözlerle engellemeye çalışmışlardır: “Kıtlık ve yokluk hayatın cilveleridir, bu durum Muhammed gelmeden önce de insanlara musallat olan bir hâldir. Bundan dolayı, kıtlığın tekrar gelmiş olması nedeniyle o’nun tuzağına düşmeyin. Babalarımız, ecdadımız da kıtlık ve bolluk dönemlerini yaşamışlardı.”

“Rabbimizin bolluk ve darlık vererek insanlara uyarıda bulunduğu, ibret alınması için Kur’ân’da birçok kez dile getirilmiştir:
Allah bir şehri misal olarak verdi: (Bu şehir) güvenli, huzurlu idi, oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini [felâketini] tattırıverdi.”

(Nahl/112)
Ve eğer onlara acıyıp da içinde bulundukları sıkıntıyı giderseydik, kesinlikle iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi. Ve and olsun, Biz onları azap ile yakaladık, buna rağmen Rablerine boyun eğmediler ve yakarmadılar. Ta ki üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada ümitsiz kalmışlardır!

(Müminun/75-77)
Tekrar tekrar yapılan bu uyarılara rağmen insanların bunları dikkate almadığı, 95. âyetteki atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu ifadesinden anlaşılmaktadır. Böylece, uyarıcıyı dikkate almayan ve şımaran toplumların helâk edilme gerekçesi ve kaçınılmazlığı açıklanmış olmaktadır.
NEBİY: 94. âyetteki  النّبىّ [nebiy] sözcüğü, Kur’ân’da ilk kez bu âyette geçmektedir. Gerek bu sözcük, gerekse bu sözcüğün anlamdaşı olan resul sözcüğü, Türkçe’de genellikle Farsça kökenli olan “peygamber” sözcüğü ile ifade edilmektedir
 النّبىّ [nebiy] sözcüğü,  نبأ [nebe’=haber] sözcüğünden türemiş olup “haberci” demektir. Ancak nebiy sözcüğünün türediği nebe’ sözcüğü, –Kamer sûresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi– Kur’ân’da hep çok ciddî konulardaki haberler için kullanılmıştır. Bu durumda nebiy, “önemli, ciddî haberleri veren kişi” demek olmaktadır. Nitekim nebiy sözcüğü Kur’ân’da sadece peygamberleri ifade etmek için kullanılmıştır. Çünkü peygamberler sıradan haberleri değil, Allah’ın kendilerine vahyettiği; geçmişteki büyük olaylara, geleceğe, ölüme, ölüm ötesine [mahşere, dirilmeye, cennet ve cehenneme] dair haberleri vermişlerdir.
Bazı araştırmacılar nebiy sözcüğü ile, aynı kişiyi işaret etmesi bakımından eş anlamlı olan resul sözcüğü arasında bir takım farklar olduğunu açıklamaya çalışmışlarsa da, bunların pek ciddî farklar olmadıkları görülmektedir.
Bazı Batılı araştırmacılar ise nebiy sözcüğünün İbranice “nabbi” sözcüğünden geldiğini kabul etmişlerdir. Oysa nebiy sözcüğü, hem şekil hem de kök anlamı itibarıyla tamamen Arapça bir sözcüktür. 

H.Yılmaz 

Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik. Nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımıza da darlık ve genişlik dokunmuştur dediler. Bunun üzerine Biz de kendileri farkında olmadan onları ansızın yakalayıverdik.

"Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik" yani kuraklıklarını bolluk, verimlilik ile değiştirdik. "Nihayet çoğaldılar" buyruğundaki; kelime "çoğaldılar" anlamına geldiğine dair açıklama ibn Abbas'tan nakledilmiştir. İbn Zeyd ise; malları ve evlatları çoğaldı demektir, der.

Şanı yüce Allah, bu buyruğuyla bizlere, onları sıkıntı ile yakaladığını, bolluk da verdiğini fakat bu işlerinden vazgeçmeyip şükretmediklerini bildirmektedir. Ve "Atalarımıza da darlık ve genişlik dokunmuştur dediler" biz de onlar gibiyiz. "Bunun üzerine Biz de kendileri farkında olmadan" daha çok hasret çeksinler diye "onları ansızın yakalayıverdik."

Kuduri 

94.  Biz hangi ülkeye bir Nebi gönderdiysek, ora halkını (peygambere başkaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.

Yüce Allah, bu ayetleriyle toplumların psikolojik ve ekonomik hayatındaki değişimlerin dinamiklerini vermektedir.

1. Yüce Allah, bir topluma yoksulluk (be'sâ); darlık (darrâ') tattırmasının sebebini bu âyette açıklıyor. Bir taraftan yoksulluğun ve darlığın sebebini, diğer taraftan da amacını belirtiyor. Böylece sebep-sonuç ilişkisi içinde konuyu açıklıyor. Be'sâ ile darrânın herhangi bir toplumun başına gelmesinin sebebi, peygambere isyan etmeleri, ona inanmamaları, onun getirdiği mesajla alay etmeleri olarak tespit edilmektedir. Bunun sonucu da yoksulluk, darlık, çeşitli hastalıklar fakirlik ve değişik sıkıntılar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sonuç başka bir şeyin sebebini belirlemektedir. Demek ki bir şeyin sonucu olan şey, diğer bir sonucun sebebi olmaktadır. Zincirleme sebep-sonuç ilişkisi olduğunu anlıyoruz.

Peki, bu yoksulluk ve sıkıntı neyin sebebi olacak, ya da sonucu ne olacaktır? Ayetin son ifadesi bunu vermektedir: "Yalvarıp yakarsınlar diye". Allah'a yalvarıp kibirlerinden sıyrılırlar. Allah'a yalvarıp, yakarmak, O'na karşı tevazu göstermek, kibrinden sıyrılmak anlamına gelen yeddarra’ûn kavramı ve onun başındaki le’alle edatı, amacı be­lirlemektedir.

Toplumların başına gelen maddî ve manevî sıkıntılar ve yoksulluklar kendi yapıp etmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu sıkıntı ve yoksulluk Allah tarafından terbiyevî bir amaçla verilmekte, bu da onun kibirden sıyrılıp tevazu kazanmasına sebep olmaktadır. Yanlıştan belâya, belâdan hayırlı neticelere giden bir çizgi sunulmakta ve bunun analizi yapılmaktadır.

Kibirden sıyrılmak, iyiye atılan ilk adımdır. Çünkü kibir insana kötülük yaptırmaktadır. Özellikle de tevhit inancının kabullenilmesini engellemektedir. Kibri aradan çıkartmadan, insanı iyinin kapısından içeri almak mümkün olmayacaktır. Daha önce En'âm sûresinin 42. ayetinde de aynı amacı güden uygulamanın yapıldığı görülmüştü. En'âm sûresinin 43. ayetinde şu ifade yer almaktadır: "Hiç olmazsa, onlara bu şekilde azabımız geldiği zaman boyun eğselerdi! Fakat kalpleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını cazip gösterdi". Demek ki bozguncu kişilere eğitici olsun diye verilen cezalar, aksi tesir yaparak daha da katılaşmalarına sebep olmaktadır. 

95.   Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı" dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık.

(Araf 7/95)

Bazen değişim de işe yaramamakta, iyilik de etkisini gösterememektedir: "Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: 'Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı' dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık". 

a)A'râf suresinin 94. ayetinde, yokluk ve sıkıntı ile kibrin ortadan kaldırılması ve tevazünün insana kazandırılması amaçlanmıştı. Yokluk ve sıkıntıyı yüce Allah o toplumların kaderi haline getirmeyip değişiklik meydana getirmiş, sıkıntıları mutluluğa, genişliğe, yoksulluğu da bolluğa dönüştürmüştü.

b) Bu değişimin amacı, "çoğalmalaradır. Âyette geçen 'afâvv kavramı, "çoğalmak" anlamına geldiği gibi, "refahı tatsınlar" mânâsına da alınabilir. Onlar bolluk ve refah için şükretmeleri gerekirken, tam tersine bu sıkıntıların ve refahın daha önce babaları tarafından yaşandığını söyleyerek aldırış etmediler. Kendi hallerini kötüden iyiye çevirmediler. Bunun anlamı, ilâhî iradeyi görmeyip sosyal değişimin kendiliğinden oluştuğunu sanmalarıdır. En'âm sûresinin 43. âyetinde onların bu halleri, "kalplerin katılaşması" şeklinde karşılık bulmaktadır. Böylece kötülüğün iyiliğe dönüşüp değişmesi şeklinde değil, kalplerinin katılaşmasıyla sona eren bir değişimle neticelenmiştir.

c)  İlâhî değişime paralel olarak meydana gelmesi gerektiği belirtilen beşerî değişimin gerçekleşmemesi, cezayı gerektiren bir yanlış olmaktadır.

"Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık" . Yukarıdaki oluşumlar kıyamete kadar devam edeceğinden ve bu durum her zaman yürürlükte olacağından, bu ceza şekli de devam edecektir. Ayet sadece geçmişe yönelik olmayıp geleceğe de ışık tutmakta, insanlara iyiden yana değişimin önemini anlatmakta ve bu değişimin olmamasının çok kötü neticeler doğuracağına işaret etmektedir. Allah bütün nesillerin ansızın yakalanmalarını istemediği için geçmişten örnekler vermektedir.

B.Bayraklı 

Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takva sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık; velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik.

(Araf 7/96)

İnsanlığa yapılan uyarının devam ettiği bu ayet, surenin başında (4–5. ayetlerde) yer alan uyarı ifadelerinin tefsiri mahiyetindedir.
İnanan ve takva sahibi olanlara yönelik olarak söylenen “gökten ve yerden bolluk açma” ifadesi, bol yağmurun yağdırılması ve yeryüzünden her türlü ürünün bol bol elde edilmesi anlamına gelmektedir. Bu ifade ile takvalı kimselerin dünyada da her türlü nimete nail olacakları müjdesi verilmektedir. Bu, tarım toplumlarının iyi anlayabilecekleri bir müjdedir.
Ayetteki Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik ifadesi, helâk olanların kendi sonlarını kendilerinin hazırladığını, onlara herhangi bir şekilde haksızlık yapılmadığını anlatmaktadır.

H.Yılmaz 

(O) ülkelerin halkı inanıp (Allah'ın azabından) korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık; fakat yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyla yakaladık.

96- Eğer o mahvedilen memleketlerin halkı iman ve ittika etmiş, yani peygamberlerin tebliğ etmiş oldukları şeylere inanmış ve onların gereğini yerine getirmek suretiyle korunulması lazım gelen şeylerden korunup sakınmış olsalardı elbette üzerlerine yerin göğün hayır ve bereketlerini açardık. Her taraflarından azabın yerine bolluk ve bereket yağar, her işleri yolunda gider, mutluluk ve refahları artardı. Ve fakat yalanladılar, inanıp korunmadılar. Bundan dolayı biz de kendilerini kazanıp durdukları küfür ve isyanlarıyla kısacası "... Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu... " (Araf, 7/95) diyerek laubalilikleriyle yakalayıverdik.

H.Yazır

 

 

Bu yazı 69 sefer okunmuştur.