Sayfanın başına git
Önceki Sayfa
Ana Sayfa
Paylaş
Kur'an Ne Diyor? (NESİH)
" 65. De ki: “Göklerde ve yerde olan hiç kimse, [yani] Allah\tan başka [hiç kimse,] yaratılmışların duyu ve tasavvur alanı dışında kalan gerçekleri bilemez”. [Yaratılmış olanlar] öldükten sonra ne zaman diriltileceklerini de bilemezler; " ( Neml - 65.Ayet) ( Ayeti incele )
 
 
 
NESİH ( 7.12.2018 ) Paylaş

NESİH

مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَاْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا اَوْ مِثْلِهَا اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ

“ Biz, daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe, herhangi bir ayetin hükmünü neshetmez veya ertelemeyiz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?”
Bakara 2/106

Neshi inkâr edenler ise şöyle demişlerdir: Muhammed (s.a.v)´in Nebiliğinin ancak neshi kabul etmekle doğru olacağını kabul etmiyoruz.

Çünkü şöyle denilebilir: Musa ve İsa (a.s), Muhammed (s.a.s)´in şeria­tının ortaya çıkacağı zamana kadar insanlara kendi şeriatlarına göre emret­mişler, bundan sonra ise Nebi (s.a.s)´e uymalarını söylemişlerdir. Nebi (s.a.s)´in şeriatı zuhur edince, o ikisinin şeriatıyla mükellef ol­ma durumu ortadan kalkmış, Muhammed (s.a.s)´in şeriatına göre mükel­lefiyet söz konusu olmuştur. Fakat bu nesih değil, aksine tıpkı Allah´ın:
"Sonra orucunuzu "geceye kadar" tamamla­yınız" (Bakara, 2/187) ayetinde olduğu gibidir. . Neshin asıl bakımından meyda­na geldiğini inkâr eden Müslümanlar görüşlerini işte bu yola bina etmişler ve şöyle demişlerdir: "Kur´an´da, Musa ve İsa (a.s)´ya Tevrat ve İncil´de, Muhammed (s.a.s)´in nebi olarak gönderileceği müjdesi verildiği O zuhur edince O´nun şeriatına dönülmesi gerektiğinin bildirdiği yer almıştır. Böyle olunca ve bu ihtimaller de ortada bulunurken neshin meydana geldiğine kesin hükmetmek imkânsız olur."
İşte bu, yukarıda zikredilen iki susturucu delile karşı yapılan bir itirazdır.
Neshi inkâr eden kimseler şöyle istidlal etmişlerdir: Allah Teâlâ İsa (a.s)´nın şeriatını beyan ettiği zaman, bu şeriata delâlet eden lâfız hakkında ya bu o şeriatın devamına delâlet etmektedir veya devamına delâlet etmemektedir yahut da bu şeriatta devam edeceğine dair veya devam etmeyeceğine dair bir delâlet yoktu" denilebilir.
Birinci Kısım: Eğer bir şeriatta, onun devam edeceğini açıklamış, sonra da onun devam etmeyeceği ortaya çıkmış ise, bu ilk haber bir yalan olur, bu ise şeriat hakkında caiz değildir, Yine biz bunu mümkün görsek, bizim şeriatı­mızın da, mensuh olmadığını bilmeye dair bir yol bulamayız. Çünkü bu konu­da söylenecek en ileri söz, şeriatın şöyle demesidir Bu şeriat ebedîdir, hiçbir zaman mensuh olmayacaktır. Fakat biz bu sözün, ikisinin de devam etmeme­siyle birlikte, Musa ve İsa (a.s)´nın şeriatlarinde bulunduğunu görün­ce, bu söze güven tamamen kaybolur. Buna göre şayet, "Devamlı oluşu gösteren lafız zikredilmiş, sonra da kendisinin ileride nesh edileceğini göste­ren bir şey eklenmiştir veya eklenmemiştir, ne var ki Cenab-ı Hak, bunu açık­ça belirtmiş, ancak bu bize, bir nebze olsun ulaşmamıştır, denilmesi niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki bu görüş bazı bakımlardan zayıftır. Şöyle ki:
a) Hem devam edeceğini hem de devam etmeyeceğini kesinlikle bildir­mek, mütenakız bir durum olup tam bir cehalet ve abesiyetten (saçmalamak­tan) ibarettir.
b) Bu takdire göre Cenab-ı Hak Musa ve İsa (a.s)´nın şeriatlarının mensuh olacağını beyan etmiştir. Neshin meşru olduğu naklolununca, bu du­rumun da nakledilmesi gerekir. Çünkü bu keyfiyet nakledilmeden şeriatın as­lını nakletmek caiz olsaydı, bunun aynısının bizim şeriatımız hakkında da olması caiz olurdu ki, bu durumda bizim şeriatımızın mensuh olmadığına dair kesin hüküm vermek mümkün olmazdı. Çünkü bu, nakledilmesi için her türlü sebe­bin mevcut olduğu mühim hadiseler cümlesindendir. Böyle olan şeyin şöhre­tinin, tevatür derecesine varmış olması gerekir. Aksi halde denebilir ki, belki de Kur´an´a muaraza edilmiş, ama bu nakledilmemiştir; belki de Muhammed (s.a.s) bu şeriatı değiştirmiş, ama bu, nakledilmemiştir. Bu keyfiyetin te­vatür yoluyla nakledilmesinin vacip olduğu sabit olunca, biz deriz ki, şayet Cenab-ı Hak, Musa ve İsa (a.s) zamanında şeriatlarının nesh edileceği­ni açıkça bildirseydi bu tevatür ehli arasında meşhur ve zarurî olarak da onla­ra malûm olurdu. Eğer durum böyle olsaydı, büyük bir cemaatin bu hususta ihtilâfı imkânsız olurdu. Biz, Yahudi ve Hristiyanları bunu inkâr hususunda mutabakat halinde gördüğümüz için, şeriatlarının nesh edileceğine dair herhangi bir sarih açıklamanın bulunmadığını anlamış olduk.
İkinci Kısım: Bu da Allâhü Teâlâ´nın, Mûsâ (a.s)´nın şeriatı hakkında onun şeriata devam etmeyip, sonunun geleceğine delâlet eden bir kayıt koy­muş olmasının söylenmesidir ki bu geçersizdir. Çünkü eğer durum böyle ol­saydı, bunun tevatür ehli tarafından zarurî olarak bilinmiş olması gerekirdi. Bunun doğru olduğunun kabul edilmesi durumunda da bu bir nesh değil, tam aksine bir sürenin sona ermiş olması olur.
Üçüncü Kısım: Allâhü Teâlâ´nın Mûsâ (a.s)´nın şeriatı hususunda açık bir beyanda bulunup, onda, onun devam edip etmeyeceğini beyan etmemiş olmasıdır. Buna göre biz deriz ki, usul-i fıkıhta mücerret emir, tekrar ifade et­mez. Tam aksine, tek bir defayı ifade eder. Mükellef bir kere emri yerine ge­tirdi mi, o emrin mesuliyetinden kurtulmuş olur. Bu sebeple, bundan sonra diğer bir emrin gelmesi, birinci emri nesh etmiş olmaz. Bu sebeple bu taksime göre, nesh ´in varlığına hükmetmenin imkânsız olduğu ortaya çıkmış olur.
Bil ki, bu cümlemizi usul-i fıkıh konusundaki, "Kitabu´i-Mahsûl" adlı ese­rimizde izah ettikten sonra, neshin mevcut olduğu hususunda Allahu Teâlâ´nın ´´Biz neshettiğimtz veya unutturduğumuz bir âyetin, ya ondan daha hayırhsmı yahut onun benzerini getiririz" (Bakara. 2/106) âyetine sarılmıştık. Aslında bu âyetle de istidlal etmek zayıf kalmak­tadır. Çünkü âyetteki, şart ve cezayı ifâde eder. Nitekim, senin, "Sana kim gelirse, sen ona ikram et!" sözün, gelme işinin tahakkuk ettiğini göstermez. Tam aksine, o ne zaman gelirse, ikram etmenin d zaman vâcib olduğunu gösterir. Bunun gibi âyet de, neshin bilfiil tahakkuk ettiğini göstermez. Tam aksine, neshin meydana gelmesi durumunda, ondan daha hayırlısının getirilmesinin vâcib olduğuna delâlet eder. Buna göre, nes­hi isbat hususunda en kuvvetli olan hususun, bizim, Cenâb-ı Hakk´ın şu âyetterine dayanmamızdır: Biz, bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimizde" (Nahl, 16/101); ve:o dilediğini siler, (dilediğini de) bırakır. Kitab´ın anası O´nun yanındadır" (Rad, 13/39). Allah en iyisini´ bilendir.
Neshin Kur´an´da Câri Olması
Âlimler, Kur´an´da neshin bulunduğu hususunda İttifak etmişlerdir. Ebû Müslim ibn Bahr, Kur´an´da neshin bulunmadığını söylemiştir. Cumhûr-u ulemâ, Kur´an´da neshin bulunduğuna dair birçok delil ge­tirmişlerdir.

Cenâb-ı Hakk´ın: âyetidir.
Ebu Müslim´in Nesih Hakkındaki Âyeti, Anlayışı ve Tenkidi
Ebû Müslim buna, birçok bakımdan cevap vermiştir:
1) Neshedilmiş âyetlerden murad Tevrat ve İncil gibi eski kitaplarda bu­lunan ve Allahu Teâlâ´nın hükümlerini bizden kaldırarak başkasıyla teabbûd etmemizi emretmiş olduğu şeylerden olmak üzere, cumartesi yasağı ve doğu ve batı cihetlerine yönelerek namaz kılmak gibi, dinî ahkâmdır. Çünkü yahûdi ve hristiyanlar, "Ancak, sizin dininize tâbi olan kimselere imân ediniz" diyor­lardı. Böylece Allah, bunu, bu âyetle, onların aleyhine olmak üzere yürürlük­ten kaldırmıştır.
2) Neshten murat, onun Levh-i Mahfuz´dan nakledilip, başka kitaplara ak­tarılmasıdır. Bu, tıpkı: "Ben kitabı istinsah ve naklettim" de­nilmesi gibidir.
3) Bu âyet nesh´in vaki olduğuna delâlet etmeyip, tam aksine nesh vuku bulmuş olsaydı, mensûhtan daha hayırlısı olana doğru olacağına delâlet eder.
Bazı âlimler, Ebu Müslim´in birinci itirazına şöyle cevap vermişlerdir: Âyet kelimesi, mutlak olarak zikredildiği zaman, bununla kastedilen Kur´an âyetle­ridir. Çünkü, bizim alışmış olduğumuz şey budur.
İkincisine ise şu şekilde cevap verilmiştir: Kur´an´ın Levh-i Mahfuz´dan nakledilmesi, O´nun bir kısmına has bir durum değildir. Halbuki nesh, Kur1-an´ın bazı kisımlarıyla ilgilidir. Birisi red için getirilen bu maddelerden birincisi için şöyle diyebilir: "Âyet lâfzının Kur´an´a has olduğunu kabul etmiyoruz. Tam aksine bu tabir "her türlü delil" hakkında umumi olan bir sözdür. İkincisine de, âyette zikredilen neshin Kur´an´ın bir kısmına has olduğunu da kabul et­miyoruz. Daha doğrusu ifâdenin takdiri şöyledir:
-Allah en iyisini bilir ya- "Levh-i Mahfuz´da neshettiğimiz şeylere gelince, biz bundan sonra ondan daha hayırlısını getiririz" demektir.
İkinci Delil: Kur´an´da neshin bulunduğunu söyleyenlerin ikinci delili şöyledir: Allahu Teâlâ, kocası ölmüş kadına tam bir yıl beklemesini emretmiştir ki, bu husus Cenâb-ı Hakk´ın:
"Sizlerden geriye eşler bırakarak Ölenler, eşlerinin, yılına kadar faydalanma­larını vasiyyet etsinler.." (Bakara. 2/240) âyetinde bahsedilen husustur. Sonra bu, "dört ay on gün" hükmüyle neshedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak:
"Cariye zevceler bırakarak Ölenlerin eşleri kendi kendilerine dört ay on gün beklerler" (Bakara. 2/234) buyurmuştur. Ebû Müslim şöyle demiştir: Bir yıl bekle­me işi, tamamıyla ortadan kalkmamıştır, çünkü, kadın şayet hamile olursa, ki onun hamlinin süresi tam bir yıldır, onun iddet süresi tam bir yıl olmuş olur. Bu hüküm bazı durumlarda devam edince, bu nesih değil, bir tahsis olur. Bu­na şu şekilde cevap verilir: Hamilelik iddetinin süresi, çocuğu doğurmakla so­na erer. Gebeliğin bir sene veya daha az veyahut da daha çok süre içinde olması fark etmez. Buna göre bütün bir seneyi, iddet süresi kabul edmek ta­mamıyla zail olur.
Üçüncü Delil: Cenâb-ı Allah: Ey İmân edenler. Nebilerle gizli söyleştiğinizde, söyleşmenizden önce bir sadaka veriniz" (Mücadele, 58/12) âyeti ile Nebi (s.a.s)´le fısıltı ile konuşmadan önce, sadaka vermeyi emretmiş, sonra da bunu neshetmiştir.
Ebû Müslim şöyle demiştir: Bu hüküm, sebebinin kalkmasıyla ortadan Kalkmıştır. Çünkü bu âyetle ibâdetin emredilmesinin sebebi, sadaka verme­yecekleri için, münafıkların mü´minlerden ayırdedilmesidir. Bu gaye tahakkuk edince, bu hükümle ibâdet de düşmüştür.
Buna şöyle cevab verilir: Eğer hal böyle olsaydı, bu durumda sadaka ver­meyen herkes münafık olmuş olurdu. Bu ise bâtıldır. Çünkü, rivayet edildiğine göre, Ali (r.a)´den başka kimse sadaka vermemiş (yani ondan başka bu hükümle amel eden olmamıştır). Cenâb-ı Allah´ın:
Madem ki siz bunu yapmadınız, Allah sizin tevbenizi kabul etti" (Mücâdele, 58/13): âyeti buna delâlet eder.
Dördüncü Delil: Allah Teâlâ:
"Artık şimdi Allah sizden (teklifi) hafifletti ve sizde za´af olduğunu bildi. Buna göre sizden sabırlı yüz kişi olur ise bunlar ikiyüz kişiye gâlib gelirler"  (Enfal 8/66) âyeti ile neshetmiştir.
Beşinci Delil: Allah Teâlâ´nın; "İnsanlardan birtakım beyinsizler, "Onları, Önceki kıblelerinden çeviren (sebeb) nedir?" diyecekler..." (Bakara, 2/142)âyetidir. Cenâb-ı Allah sonra müslümanları, "Vazûnû Mescid-i Haram tarafına çevir"

(Bakara, 2/144) âyeti ile ilk kıblelerinden döndermiştir.
Ebû Müslim şöyle demiştir: Kıble hakkındaki öbür hüküm tamamıyla kal­dırılmış değildir. Çünkü kıbleyi tayin etmek müşkil olduğunda veya cihet bilin­diği halde yönelme hususunda bir Özür bulunduğunda o (eski) kıbleye yönelmek caizdir.
Buna cevabımız şudur: Senin zikrettiğin durumlarda Beyt-i Makdis´e yönelmek ile diğer cihetlere yönelmek arasında hiç bir fark yoktur. Binâenaleyt Beyt-i Makdis´i, başka yönlerden ayıran özellik tamamen yok olmuş demek ki, bu da bir nesihtir.
Altıncı Delil: Allahu Teâlâ´nın: "Biz bir âyetin yerine diğer bir âyet tebdil ettiğimizde,-ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir- onlar, "Sen ancak bir iftiracısın" dediler" (Nahl, 16/101) âyetidir Tebdil, kaldırmayı ve bırakmayı içine alır. Kaldırılan şey ya âyetin okunan lâfz veya hükmüdür. O halde bu nasıl kaldırma ve neshetme olur?
Biz bu delilleri enine boyuna inceledik. Çünkü bunların herbiri bir nebze neshin olduğunu göstermektedir.
Ebû Müslim şöylece muhakeme yürütmüştür: "Allah Teâlâ kitabı Kur´an´ı, "Ne önünden´ ne ardından o (Kur´an´a) hiçbir bâtıl gelmez" (Fussilet, 41/42) diye vasf etmiştir. Eğer nesh söz konusu olsaydı o zaman O´nun Kitabına bâtıl yanaşmış olurdu.
Buna şu şekilde cevap veririz: Bu ayetten maksat bu kitaba kendinden önceki semavî kitaplarda onu iptal edecek herhangi bir şey gelmediği gibi, ken­dinden sonra da onu iptal edecek herhangi bir şey gelmeyecektir.

RAZİ 

 

Bu yazı 29 sefer okunmuştur.