(Nahl - 75.Ayet)

TÜRBELER

TÜRBELER 

İnsanın bu dünyadaki esas varlığı ölümü ile biter ve insandan geriye toz-toprak olacak ceset kalır. Bu toprak olacak cesedin ve toprak olmuş maddelerin ise hiçbir değeri yoktur. Zaten insan bedeni de aslında yeryüzündeki değersiz (kıymetli olmayan) ve değişik maddelerin birleşmesinden oluşmuştur. Ölüm ile bedendeki can son bulunca, geriye kalan ve toprak olacak ceset çirkinleşir. Nitekim Maide suresinin 31. ayetinde de cansız beden (ceset) için “sev ’at (çirkinlik)” sözcüğü kullanılmıştır. Dolayısıyla bu çirkinliğin kokuşup çevreye zarar vermeden ortadan kaldırılması gerekir. İşte, cesedin gömülmesi veya Uzakdoğu âdetlerinde olduğu gibi yakılması bu sebepledir.

Cesedin ortadan kaldırılma yöntemleri, insanlığın var oluşundan bu yana toplumlardaki gelenekler doğrultusunda değişiklik arz etmektedir. Cesedin yıkanması, kefenlenmesi, MEZARIN ŞEKLİ gibi defin işlemlerinin tümü, geleneklerin devamı olup, din dışıdır, hiç birisinin din ile ilgisi yoktur. Çünkü İslâm dini DİRİLERİ UYARMAK için vardır, Kur’an DİRİLERİ UYARMAK için inmiştir:

Ya Sin; 69, 70:Ona şiir öğretmedik, zaten bu, ona gerekmez de. Bu, bir ÖĞÜT ve apaçık bir Kur’an’dır.

DİRİ OLAN KİMSEYİ UYARSIN ve Söz inkârcıların zararına gerçekleşsin diye.

Hadis kitaplarında peygamberimizin mezarlar ve defin işlemleri hakkındaki uygulamalarına dair yazılanlar da hep o günkü toplumun geleneklerinden ibaret olan şeylerdir, kesinlikle İslâm dini ile ilişkilendirilmemesi gerekir.

Ölüm sonrası geride kalan cesedin maddî ve manevî herhangi bir değeri olmayınca, doğal olarak cesedin içine konulduğu kabrin de herhangi bir değerinin veya kutsiyetinin olması söz konusu değildir.

İslâm’da işin aslı bu iken ne yazık ki Müslümanlar, tıpkı İslâm öncesi cahil müşrik kitleler gibi, bazı kimselerin kabirlerine kutsallık vermişler, bu kabirleri mabetlerin içinde, bitişiğinde veya başka yerlerde türbeleştirmişlerdir. Müslümanların, Kur’an’da yer almayan, dolayısıyla da din dışı olan bu konuda böyle bir davranış içine girmelerinin sebebi; yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, hadis kitaplarında yer alan ve peygamberimizin uygulamaları olduğu ileri sürülen rivayetlerdir. Oysa aynı hadis kitaplarında, peygamberimizin kabir ziyaretlerini önce yasakladığı ve bu yasağı ancak toplumda tevhit bilincinin geliştiğini gördüğü zaman, insanların dünyaya olan bağlılığını kıracağı ve onlara ölüm sonrasını hatırlatacağı düşüncesiyle kaldırdığı da yazılıdır. Bu durumda, süslü kabir meraklısı olan ve bu eğilimlerini peygamberimize atfedilen hadislerden aldığını söyleyen Müslümanların, peygamberimizin koyduğu kabir ziyareti yasağını hangi gerekçe ile kaldırdığını anlatan hadislerden haberi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu hadislerde kabir ziyareti yasağının kalkması, bu ziyaretlerin insanlara ibret olup ders vermesi özelliğine dayandırılmıştır. Buna göre mezarların, yasağın kalkma gerekçesine uygun olarak, ibret verici bir yapıda olması gerekmektedir. Kabirlerin bu amaca hizmet edebilmesi ise ancak onların harap yapıları ile mümkündür. Beton ve mermer yapılı, şatafatlı kabirler ders ve ibret duygusu vermediklerinden, bize göre çirkin / mekruh sayılmalıdırlar.

Kur’an dışı olan bir konuda tevhit ilkesine aykırı olan davranışlarını, peygamberimize atfedilen hadislerle açıklayan ama yukarıda sözünü ettiğimiz kabir yasağı ve yasağın kaldırılmasına dair hadisleri de görmezden gelen Müslümanlar, davranışlarındaki bu yanlışlığı zaman içinde aşırılık boyutuna vardırmışlardır. Memleketimizin dört bir yanında olduğu gibi, diğer ülkelerde de yüzlerce örnek sergileyen bu zihniyet, binlerce sene evvel yaşamış kimselere kabirler tahsis etmiş, bu kabirlerin yanına mescitler / camiler inşa etmek suretiyle bu kişileri ve mezarlarını kutsallaştırmış, hatta bu kabirleri altınla kaplamıştır. Bazı kişiler ise, mescit / cami içine veya kenarına gömülerek “evliya” diye vasıflandırılmıştır. Cahil kitleler de, o mezarlarda yattığı kabul edilen kişileri, kendisi ile Allah arasında aracı, kendisine şefaatçi yapmak suretiyle sürekli o mezarlara yüz sürmekte, orada yatanlardan medet ummakta, yani imanını kirletmektedir. Bu çirkin davranışlarda bulunanlar ve bu davranışları onaylayanlar, yine kendilerine dayanak olarak uydurulmuş hadisleri göstermekte ve yine bu hadisler arasında yer alan ve peygamberimizin, kabirleri kendilerine mescit edinen Yahudi ve Hıristiyanlara lânet ettiğine dair olan bir hadisi hiç dikkate almamaktadırlar. (Sahih-i Buhari; Kitabül-l Libas, 19. Bab, 33 numaralı hadis, Kitabül-l Cenaiz, 61. Bab, 86 numaralı ve 96. Bab, 144 numaralı hadis.) Dikkate alanlar da bu hadisi ana konusunda değil de, gülünç ama gerçektir ki, peygamberimizin hastalığı anında üzerindeki battaniyeyi, yüzüne bir örtüp bir açması sebebiyle, battaniye örtmenin bir sakıncası olmayacağına mesnet olarak ele almışlardır.

Hadisleri din kaynağı olarak gören ve dinle hiç alâkası olmayan uygulamalara din kisvesi giydirenlerin, bize göre dikkate almaları gereken bir diğer hadis de, Sahih-i Buhari; Kitabü-s Salat, 48. Bab’ta yer alan 74 numaralı hadistir. Çünkü hadise göre peygamberimiz, Habeşistan’da, içinde tasvirler bulunan bir kilise ile ilgili olarak şöyle demiştir: “İşte onlar kıyamet gününde Allah katında halkın en şerlileridir.” Ama manzaraya bakıldığında, Allah’ın gönderdiği kılavuz yerine hadis adıyla uydurulmuş hikâyelere sarılanların, işlerine gelmediği zaman bu hikâyelere de kulak asmadıkları görülmektedir.

Biz, mescit / cami içlerinde veya kenarlarında bulunan kabir ve türbelerin, tevhidi zedeleyici davranışlara sebep olduğu görüşünü benimsemiş bulunuyoruz. Çünkü peygamberin mezarını veya “evliya” diye vasıflandırılmış Eyüp Sultan, Mevlâna, Telli Baba, Zilli Baba gibi kişilerin mezarlarını ziyaret ederek, bu kişiler hürmetine Allah’tan yardım istemek, bu kişilerin şefaatini ummak; İslâm’a göre ŞİRK olan davranışlardır. Bu sebeple de bize göre mescitlerin kabirlerden uzaklaştırılması veya kabirlerin mescit kenarlarından uzaklara taşınması gerekmektedir. BUNA PEYGAMBERİMİZİN MESCİDİ VE MEZARI DA DÂHİLDİR.

Her konuda olduğu gibi kabirler ve ölüler konusunda da bizleri felâketten (şirkten) kurtaracak bilgiler Rabbimiz tarafından Kur’an’da verilmiştir:

Nahl; 20, 21: Allah dışında yakardıklarınız hiçbir şey yaratamazlar. Onların kendileri yaratılmaktadır.

Hayat bulmaz ölülerdir onlar. Ne zaman diriltileceklerini bile bilmezler.

Fatır; 13, 14: Allah geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneş’i ve Ay’ı buyruk altına almıştır. Her biri belirlenen bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte Rabbiniz Allah bu, mülk ve yönetim O’nundur. Onun dışında yakardıklarınız ise bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.  Onlara çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar da size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin onları ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Hiç kimse sana, Habir olan Allah’ın verdiği gibi haber veremez.

Fatır; 22: Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine işittirir. Ama sen, kabirdekilere işittiremezsin.

H.Yılmaz

Yazıyı paylaş