(Zuhruf - 67.Ayet)

ANNE- BABA- EVLAT

ANNE- BABA- EVLAT

 

Bu konu ilahlaştırılmış atalar, uğruna her şeyimizi feda ettiğimiz evlatlarımızı ele alacağız. Bu konuyu toplumun içinde bulunduğu sosyal yapıyı da dikkate alarak, güzel bir yorum getiren M. Abduh ’un yazısını okuyarak başlayacağız. Önce konu ile ilgili olan ayetleri okuyarak başlayalım. 

 “Anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve eliniz altında bulunanlara iyilik edin”

(Nisa 4/36) 

Bu ayette kimlere iyilik edilmesi gerektiği sırasıyla bildirilmiştir. Birinci öncelik dikkat edilirse anne ve babaya verilmiştir. 

“Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi ve ana babaya iyilik yapmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırlarsa, sakın onlara öf bile deme, onları azarlama. Her ikisine de güzel söz söyle, onlara merhamet göstererek tevazu kanadını aç ve deki; Ey rabbim! Onlar beni küçüklüğümde nasıl şefkatle yetiştirdilerse, şimdi sende onları öylece rahmet et. Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi kimseler olursanız, şüphesiz ki Allah, tevbe ile kendisine yönelenleri çok bağışlayıcıdır.”

(Lokman 31/23-25) 

Şimdi Menar’ dan bir alıntıda M. Abduh ’un yazısını okuyalım

Bazı ana-babaların iyilik noktasından, çocukların altından kalkabileceği tarzda memnun edilmeleri adeta mümkün olmamaktadır. Öyle ki bunlar çocuklara, güç yetirmeyeceği şeyleri yüklemektedirler. 

Bu, insanın yaratılışındaki Cenabı Hakkın hikmeti ne enteresandır ki, güç sahibi olup da bu gücünü suiistimal etmeyen pek az kişi bulabilirsin. Yaratıcının başkalarına vermediği fıtri merhameti kendilerine vermiş olmasına rağmen ana-babanın çocuklara karşı tavrı da buna dâhildir.

Bazen anne öfkeye kapılarak veya keyfi sebeplere uyarak az da olsa çocuğuna haksızlık eder. 

Mesela koca, kadının başkasından olan çocuğunu sevmediği halde kadının, gönlünü kaptırdığı bu erkekle evlenmesi gibi yahut da kendisiyle, oğlunun hanımını (gelini) arasındaki kıskançlık gibi. Anne, oğlunun hanımını çok sevdiğini ve onu memnun etmek için kendisine kızamadığını görür. İşte böyle durumlarda anne adalete pek razı olmaz. 

Her ne kadar çocuk annesine karşı gereken izzet ve ikramda bulunsa da hanımına olan fazla düşkünlüğü sebebiyle annesini razı etmesi mümkün olmaz. Bilakis anayı, analık gururu sarar, öyle ki göğsünde annelik merhameti sıyrılır, içinde çocuğuna tahakküm duygusu kabarır ve onu en çok cennet gibi yuvanın yıkılmasını temenni eder. 

Hatta bu durumda oğluna, hiç hoşlanmadığı başka bir hanım aramaya kalkar. İradesi elinden alındığı için, oğlanın yapabileceği bir şey yoktur. Anne oğluna, eş seçme konusunda aynı haksızlığı baştan da yapar. Babaların bu konudaki haksızlığı annelerden daha fazladır. 

Böyle durumlarda ana-babaya itaat gerekmez. Böyle ana-babaya düşen çocukların vay haline! Özellikle cahil ve ahmak oldukları takdirde ikna edilmeleri de mümkün olmaz. 

Tarihi olayları dikkatlice incelediğinde belki de ana-babanın çocuklarını, istemedikleri kimselerle evlenmeye zorlamalarından veya sevdiklerini boşamaya zorlamalarından daha tuhaf olay göremezsin.  Resûlullah’ın sisteminde kesin olan şudur ki; dul bir kadın, kendini evlendirmede herkesten daha yetkilidir. Baba veya diğer velilerden hiçbir kimseye kadını, seçip hoşlanmadığı bir kimseyle evlenmeye zorlama hakkı yoktur. Çünkü o, başından evlilik geçtiği için hangi erkeğin kendine daha uygun olduğunu bilir. 

Fakat bakire hayâ, bilgisizlik, tecrübesizlik, menfaatini koruyan şefkatli babanın bilgi ve tecrübesine sahip olmaması sebebiyle evlilik konusunda izninin sorulması gerekir. Susması izin için kâfidir. Bunun anlamı şudur; kız şayet rıza göstermez ve bunu açıkça ifade ederse, nikâhlanması caiz değildir. 

İmam Şafii gibi; babayı, veli-i mücbir (icbar eden veli) sayan fakihler, izni olmaksızın kızı evlendirebilmeleri için, eşin denkliği, peşin mehir verme imkânı, namzetle aralarında gizli ve aşikâr bir düşmanlığın olmaması, ayrıca kızla veli arasında da açık husumet bulunmaması gibi şartlar ileri sürmektedirler. Utangaç bakire hakkında söyledikleri budur. Erkeğin ise kendini evlendirmede babasından daha yetkili olduğunda icma vardır. Bu konuda babasının onun üzerinde yetkisi yoktur. 

Peki, baba, şeriatın tanımadığı, fıtratın razı olmadığı bir konuda çocuğuna nasıl baskı yapabilir? Bu, kişiye çocuğunun adeta onun kölesi olduğunu vehmettiren apaçık bir baskı ve dayatma değil midir? Bu durumda çocuğun ne şimdi ne de istikbalde hiçbir görüş ve tercihinin olmaması gerekir. Baba cahil, çocuk akıllı, âlim ve olgun bir kimse bile olsa bu durum caiz değildir. Kendisi fakir ve yoksul, babası ise zengin, cahil ve zalim bir çocuğun vay haline! O takdirde babası ona iki türlü baskı uygular… İki türlü silahla saldırır. 

Ey merhametli ana-babanın bahtiyar çocuğu! Bazı katı ve cahil ana-babaların zulümlerinden bu anlattıklarım seni korkutmasın. Ben, kızlarının ve oğullarının evliliği konusunda baskı yapan annelerin öyle haberlerini biliyorum ki, sen bunları bilemezsin. Bu baskılar öldürücü hastalıklara, amansız dertlere, ani ölümlere yol açmakta sonra da bu anneler pişmanlık duymakta, fakat iş işten geçmiş olmaktadır. Babaların bu konuda daha baskıcı, sert ve acımasız olduklarını bilirsin. 

Cahil ana-babaların, akıllı ve olgun çocuklara yaptıkları haksızlıklardan biri de; ilim ve iş sahasında kendilerini ilerletmeleri için kabiliyetlerini kullanmalarına engel olmalarıdır. Özellikle de sefer ve seyahat konularında… Her zaman ve zeminde buna dar pek çok misaller vardır. 

Bu satırları yazarken şu anda aklıma gelen iki tanesini arz edeyim:

İlme âşık bir çocuk var. Babası ise ticaret yapsın diye çocuğun okumasını engelliyor. Çocuk ise ilme meyli sebebiyle ticaretten nefret ediyor. Derken çocuk önce bir bölgeye, daha sonra da başka bir bölgeye kaçıyor, sıkıntılarla karşılaşıyor. Fırtınalı denizlerde boğuşuyor, zarar ve zillete düşüyor, fakirlik ve açlığı tadıyor.

Bir diğeri de kendi yerinden ve yurdundan daha güzel bir yere, daha geniş bir kazanca, kendi işinden daha önemli işe, öncekinden daha mükemmel bir istikbale, ümit dolu bir hayat davet ediliyor, kendisi bunu benimsiyor, kalbi bu işe ısınıyor fakat annesi bu davet ve nimete, peki demesine engel oluyor. 

Bunu, çocuğunu sevdiği için yapmıyordu. Zira o işin çocuğa faydalı olduğunu anlayacak durumda değildi. Fakat bunu nefsine düşkün olduğu, onu çocuğuna tercih ettiği için yapıyordu. Evet, bu yaşlı kadın evine alıştı, komşu ve aile efradına ısındı.

 Nefsi hesabına yakın çevrede oturmanın tadını oğlunun üstün çıkarlarına tercih etti. Şayet çocuk ayrılmayı tercih etseydi o oturmayı seçer, oğlundan ayrı kalmayı birlikteliğe, uzaklığını yakınlığına tercih edip yerinden kıpırdamazdı. Böylece kalbi sızlamadan onu terk etti. Bunu yaparken de merhamet ve şefkat hududunu aşmadığını iddia etti.

Hükümlerini peşin verilere dayandıran cahil çoğunluk da bu konuda ananın tarafını tuttular ve şu gerekçeyi ileri sürdüler. 

Çocuklar, arzu ve heveslerini ebeveyne ikrama tercih ederler. Evet, esas itibarıyla bunların doğruluğunu kimse inkâr etmez. Fakat bunlar değişmez külli hükümler değildir. Esasında annenin çocuğa karşı tavrı budur. Ancak öfke anlarında gayri ihtiyarı elinden çıkan hafif bir tokat veya ağzından kaçan hafif bir beddua hariç. Lisan-ı hal ile şöyle der. “Ona beddua ediyorum, fakat kalbim, hayır hayır, Ya Rabbi! Etmiyorum diyor.”

İhtilaflı her konuda onun görüş ve arzusunu dikkate almaz, vicdanının sesine göre davrandığı, bağımsız hareket etmek istediği her durumda ona hak vermez. 

Babaya gelince; çocuğun geçimi ve bakımıyla daha yakından ilgilendiği için anneden daha az sevgi, şefkat ve merhamet besler. Bundan dolayı çocuğun kendisinden bağımsız hareket etmesinden hiç hoşlanmaz, bunu gurur meselesi yapar. Bağımsız hareket eden çocuğuna eziyet eder, ona kaba davranıp ezer. Ona mal vermez hatta yabancıları bile ona tercih eder. Zengin babanın fakir oğluna karşı bu haşin tavrı genellikle arzusuna ters düştüğü durumlarda olur. 

“İnsan kendisini müstağni görmesinden ötürü azar.” 

(Alak 96/ 6,7) 

Bu azgınlığı; kendisinde güç, üstünlük ve tahakküm hissetmesi yüzündendir. Öyle ki kendinde Rablik sıfatları görmeye başlar. Bu gururu yüzünden ilahlık iddiasına kalkışır. Ebeveynin çocuklarına karşı tutumlarını görüp, uzun uzun düşündükten ve bunu hatırladığım olayları göz önüne getirdikten sonra nerede ise bu sözün kesin bir kaide olduğuna karar verir oldum. 

Servet ve nimete batmış, malının fazlasını yerli yersiz savurmuş nice zengin gördük ki, çocuğu sıkıntı bedbahtlık içinde yaşıyor. Babasının malından kendisine zırnık bile değmiyor. Çünkü onun karşısında rızık kölesi olmak istemiyor. 

Anne ve babalar zannediyorlar ki; dinin tavsiyeleri, keyiflerine göre ana-babaların çocukların istikballeriyle oynamalarına cevaz veriyor.

Çocuk bilgin dahi olsa, ana-baba çocuğun, -ümmetin maslahatlarını bilmeseler de çocuğun- onların fikir ve arzularına hiç aykırı davranma hakkının olmayacağını savunuyorlar. 

Bu yaygın cehalet, ana-babaları çocukları yönetmede fazlasıyla baskıcı olmaya teşvik ediyor. Sırf ebeveynlik makamının, çocuğun aklen ve fikren ana-babanın akıl ve anlayışından geri olmasını gerektirdiğini zannediyorlar. Aynı şekilde diktatör kral ve idareciler de kendilerinin bütün vatandaşlardan daha akıllı ve anlayışlı olduklarını sanırlar. Bunlar ve onlar kendi görüşleri geçersiz, vatandaş ve çocuklarının düşünceleri yerinde bile olsa kendi görüşlerinin tercih edilmesini arzu ederler. 

Toplumumuz içinde bu yaygın cehalet sürüp giderse, çocuklarını kişisel bağımsızlık üzere yetiştiren toplumlar, kendi hâkimiyet alanlarının dışına çıkarak mevcut nesil sona ermeden geri kalan toplumlarımız da esaret altına alabilirler. 

Fıtrat dini olan İslam ana-babaya karşı bize emredilen ihsanı şöyle anlamamız gerekir. Örfe uygun olarak, gerek söz, gerekse hareketlerimizle ebeveynimize karşı gayet edepli davranmalıyız ki, bize gıpta ile baksınlar. Gücümüz nispetinde meşru ihtiyaçlarını karşılayalım. 

Fakat bunları yaparken şahsi ve ailevi konulardaki bağımsızlığımız zedelenmesin. Şahsımız, toplumumuz ve işleyişimizle etkilenmesin. Şayet ebeveynden birisi veya her ikisi birden tasarruflarımıza karşı dayatmaya kalkışırlarsa, özel veya genel manada hayırlı gördüğümüz işleri terk etmemiz iyilik olmadığı gibi, şeran da ihsan sayılmaz. 

Aynı şekilde onların arzularına uymak, görüşlerine uygun hareket etmek maksadıyla özel veya genel olarak zararlı gördüğümüz işleri yapmak da

İhsan ve ikram sayılmaz. Bir kimse kendisini yetiştirmek, dinine ve devletine hizmet edebilmek için gerekli gördüğü ilim tahsili için yola çıksa veya kendisine ve topluma faydalı bir iş için gurbete çıksa, ana-babadan birisi veya her ikisi buna razı olmasa, çocuk onlara karşı şeran ve aklen isyan etmiş sayılmaz. Çünkü onlar bu işlerin kıymetini kavramış değillerdir. Ebeveyn ve çocuklar şunu bilmelidir ki; ana-babaya iyilik ve ihsan, hürriyet ve bağımsızlığı ortadan kaldırma sebebi olamaz. 

Şayet ecdadımızın şanlı anneleri şimdi annelerimiz gibi olsalardı, ülkeler fethedip bu muazzam işleri başarabilirler miydi? Onlardan Tumadar el-Hansa gibi ince ve yanık kalpliler Allah yolunda dört oğlunu savaş meydanına sürüyor, onları korkaklara cesaret verecek belki de cansızı harekete geçirecek ifadelerle savaşa teşvik ediyorlardı. İbn. Abdülber, Zübeyir b. Bekkar’dan şöyle rivayet etmiştir. “Tumadar el-Hansa dört oğluyla birlikte Kadisiye harbine katılmıştı. Gecenin başında onlara şöyle demişti: 

“Yavrularım! Sizler isteyerek Müslüman oldunuz, gönüllü olarak hicret ettiniz. Kendinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, siz aynı ana çocukları olduğunuz gibi aynı babanın da çocuklarısınız. Ben babanıza ihanet etmediğim gibi, dayınızı da rezil etmedim. Nesebinize de halel getirip değiştirmedim. Allah’ın kâfirlere karşı harpte Müslümanlar için ne büyük ecirler hazırladığını biliyorsunuz. Şunu da biliniz ki; baki olan ahiret hayatı, fani olan dünya hayatından daha hayırlıdır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: 

“Ey iman edenler! Sabredin, düşman karşısında direnin. Sınırlarda nöbet tutun ve Allah’tan korkun ki, başarıya ulaşasınız.”

(Al-i İmran 3/200) 

İnşallah salimen sabaha çıktığınızda hemen uyanık bir şekilde ve düşmanlarına karşı Allah’tan yardım dileyerek hücuma geçin. Harbin kızıştığını, ateşin bacayı sardığını gördüğünüzde alevlerin arasına dalın, taktik kullanarak düşmanın elebaşıyla savaşın ki ebediyet yurdunda izzet ve ecir elde edesiniz. Ertesi günü dört oğuldan her birisi, yaşlı annenin vasiyetlerini dile getiren şiirini söyleyerek hücuma geçtiler. Hepsi de ölünceye dek savaştılar. Ölüm haberleri annelerine ulaşınca kadıncağız şöyle dedi: “Hamd olsun O Allah’a ki onların şahadetleriyle beni şereflendirdi. Rabbimden, bizleri rahmetinin tecelligahında buluşturmasını dilerim.” 

Şayet Abdullah b. Zübeyir’in annesi ve diğerlerinden buna benzer haberler nakletmek istesem nakledebilirim. Bu ümmet bu gün ecdadının yolunu takip ettiğini söylüyorsa yalan söylüyordur. Zira o gözü önünde cereyan eden olaylardan ibret almamakta, toplumların hallerine dair her gün kendisine anlatılan durumlardan ders çıkarmamaktadır. İlimde, kuvvette, itibar ve servette kendinden kat kat aşağıda bulunanlar bu gün ona nispetle yıldızlar seviyesindedir. Azamet semasından emir ve yasaklarla onu yönlendirmektedir. Bütün bunların kaynağı akıl ve irade sahasındaki bağımsızlıktır. 

Ana-babalar, çocuklarının ilim hayatında akıl anlayış özgürlüğüne, iş hayatında da irade özgürlüğüne dayalı bir eğitimde müttefiktirler. Çocuklarının kendi hür irade ve ihtiyarlarıyla kendileri ve toplumları için faydalı olduğuna inandıkları işlerde çalışmaları ebeveynin sevinç kaynağıdır. 

Bizim pek çok ana-babalarımızın sevinç kaynağı ise, kendi irademize göre değil, onların iradelerine göre algılamamız kendi kalplerimize göre değil, onların gönüllerine göre sevip, öfkelenmemiz, bizim isteğimize göre değil, onların arzularına uygun hareket etmemizdir. 

Bu ise, kendimize ait özel bir kimliğimizin olmaması demektir. Böyle baskıcı ve zorba bir eğitim sistemi; siyasetinde, kanunlarında ve işlerinde bağımsız, onurlu ve adil bir toplum meydana getirebilir mi? Yoksa bu sistem, zalim idareci ve kralların iğrenç diktatörlük ağacının dikilip, rahatlık ve güven içinde habis meyvelerinin devşirildiği haneler mi ortaya çıkarır? 

Ey din âlimleri ve edipler! Okullarda ve meclislerde ebeveynin çocuklar, çocukların ebeveyn, ümmetin ise bu ikisi üzerindeki haklarını toplumumuza iyice açıklamamız gerekir. Hürriyet ve bağımsızlık prensibini asla unutmayın. Çünkü bunlar İslam binasının kurulduğu temeldir

Bu asırda bize hükmeden kuzey ülkeleri âlimleri bu iki meziyeti (iradi ve fikri bağımsızlık) bizden aldıklarını itiraf etmektedirler. Onlar medeniyetlerini bu iki esas üzerine bina etmişlerdir. Bizden birisi ne güzel söylemiş: Çocuğunla yedi sene oyna, yedi sene eğit, yedi sene de onunla arkadaşlık et. Sonra da kendi haline bırakıver. 

(M.Abduh- Reşit Rıza)

 Şimdi konuyu özetleyecek olursak; Kuran’da Allah Teâlâ itaat konusunu üç kimse için emretmiştir. Allah, Resul ve Sizden olan emir sahipleridir. 

“Ey iman sahipleri! Allah'a itaat edin. Resule ve sizin içinizden olan/sizin seçtiğiniz hüküm ve yetki sahiplerine de itaat edin. Sonra bir şeyde tartışmaya girdiniz mi, eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, onu Allah'a ve resule arz edin. Böyle yapmanız hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir.”

(Nisa 4/59) 

Maalesef din adamlarının ekserisi bu üçe birde anne ve babaya itaati eklemişlerdir. Bazen de ayeti tercüme ederken, kendi kafalarındaki şeyi; tercümeyi de bozarak oraya yazıyorlar da Anne ve babaya iyilik yerine itaat diye yazıyorlar. 

Bu durum din adamlarının kendilerini Allah yerine koyup dördüncüyü eklemeleridir. Anne-Baba’ya itaat olmaz. Allah ihsanda bulunun diyor, azarlamayın diyor, yaşlanırlarsa onların hizmetlerinde bulunun diyor.

Eğer itaat et deseydi, Hıristiyan bir anne baba çocuğuna dinini değiştirmesini emretse, bu emri yerine getirip dinini değiştirmesi gerekir. Zina et dese, bu emir gereği zina etmesi gerekir. Bunun sayısını bol miktarda artırabiliriz. Kan davası için cinayetler gibi…

Dinde Altın kural şudur. Allah’a isyan konusunda hiçbir şeye itaat edilmez.

KURAN NE DİYOR

 

Yazıyı paylaş