(Sâffât - 49.Ayet)

EMRİ BİL MARUF NEHYİ ANİL MÜNKER

EMRİ BİL MARUF NEHYİ ANİL MÜNKER 

Konuyla ilgili ayeti önce yazalım sonrada ilgili ayetler eşliğinde açıklamaya çalışalım. 

 “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”

(Al-i İmran 3/104)

Bu görevi ifa edecek ayrı şekilde oluşturulan bir müesseseden bahsediyor Kuran. Şimdi ilgili ayete dönelim. 

 “İnananların hepsinin birden savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grubun dinde derin bilgiler edinmek ve sefere çıkan topluluk geri döndüğünde, korunmaları ümidiyle onları uyarmak için arkada kalmaları gerekmez mi?”

(Tevbe 9/122)

Görüldüğü gibi bu görev belirli, bilinçli bir topluluğa bırakılmış ve ihmal edilmemesi gereken farzı kifayedir. Fakat bu görev ifa edilmezse toplumun bütün fertleri sorumlu olur.
Şimdi bu davetçiler nasıl çalışacak

Burada da Kuran önderliğinde çalışma şekline bir göz atalım. 

1. Allah’a çağrılacak, yani Kuran’a. Tarikat, cemaat vs. ye değil. 

 “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.”

(Nahl 16/125)

“Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah'ın Kitabı hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.”

(Al-i İmran 3/23) 

2. Bu davet îslama ve İslam’ı yaşamaları yönünde olacak. 

 “İslam'a/Allah'a teslim olmaya çağrılıp durduğu halde, yalanlar düzerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim vardır? Allah, zulme bulaşmış kişiler topluluğunu doğruya ve güzele iletmez.”

(Saf 61/7) 

3. Mahşerdeki azaptan kurtuluşa çağıracak. 

 “Ey kavmim, ne oluyor ki ben sizi kurtuluşa çağırıyorken, siz beni ateşe çağırıyorsunuz.”

(Mümin 40/41) 

4. Bu davet Kuranla yapılacak. 

 “De ki: "Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum." Ama sağırlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler ki!”

(Enbiya 21/45)

Şimdi bu konuyu bir de merhum Osmanlının mısır müftüsü Muhammed Abduh’dan okuyalım. 

Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan bir cemaat olsun. İşte kurtuluşa felaha erenler yalnız onlardır.”

(Al-i İmran 3/104) 

Müminler, birbirlerini sevme, birbirlerine karşı şefkat ve merhamet, duyma konusunda bir beden gibidirler; onun bir organı rahatsız olsa, diğer organlar da ateş ve uykusuzlukla ona katılırlar. Her camianın ve topluluğun, varlığını koruyacak ve sürdürecek koruyucu sistemi bulunur. Bu noktadan hareketle Yüce Allah da, birlik ve beraberliğimizi yani Allah’ın ipine sarılmamamızı sağlayabilme ve İslam camiamızı koruyabilmenin yolunu göstermiştir.

Ayetteki sizden ifadesinin tefsirinde ihtilaf etmişlerdir. Acaba “bazınız” anlamın damıdır? Yoksa bu yükümlülük herkesi kapsar mı?

Bize göre bu emir herkesi kapsar. Bunun genelliğine Asr suresi delalet eder.  

“Asra yemin olsun ki, insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunu dışındadır.”

(Asr 103/1-3) 

Ayette bahsedilen tavsiye ancak emir ve yasak ile yapılabilir. Emrin genelliğine delalet eden bir diğer ayet de şudur.

  “İsrail oğullarının inkâr edenler, Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mani olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü.”

(Maide 5/78-79) 

Allah Tela, eğer kitabında geçmiş ümmetler hakkında bize bir şeyler hikâye etmişse, bu, mutlaka bizim ondan ibret almamız içindir.  Celaleyn tefsirinde, emrin genel olduğu görüşüne karşı ileri sürülen şu itiraza işaret edilmiştir: 

 “İyiliği emredip kötülüklere mani olacak kimsenin, emrolunan iyiliğin, yasaklanan kötülüğün ne olduğunu bilmesi gerekir. İnsanlar içinde öyle cahiller vardır ki hükümleri bilmezler. Dolayısıyla bunların kalkıp da böyle bir göreve girişmesi doğru olmaz.”

Müslümanın ilmi öğrenmesi farzdır ve neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırabilecek durumda olması Müslümanlığın bir gereğidir. Kaldı ki “maruf” mutlak olarak kullanıldığı zaman, bundan aklın sağduyunun ve bozulmamış olan insan doğasının güzel bulduğu şeyler kast edilir. “Münker” de bunun karşıtı olmakta, yani aklın sağduyunun ve bozulmamış insan doğasının kötü ve çirkin bulduğu şeylerdir.

İyiliği emredip kötülüğe mani olmanın mertebeleri vardır:

Birinci mertebesi, bu ümmetin diğer ümmetleri hayra çağırmış olmaları, onları müminlerin üzerinde bulundukları hidayete ve vahyin aydınlığına davet etmeleridir.

Müminlerin özellikleri anlatılırken de şöyle beyan edilmektedir. 

 “Onları yeryüzüne yerleştirirsek namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emrederler, kötülüğü yasaklarlar.”

(Hac 22/41) 

Buna göre vacip olan önce insanları İslam’a davet etmek gerekir. Eğer buna olumlu cevap verirlerse, o zaman vacip olan onlara iyi ve güzel şeyleri emretmek, kötü ve çirkin olan şeyleri de yasaklamaktır.

Davette emretme ve yasaklamada 

İkinci mertebe, Müslümanların birbirlerini hayra çağırması, kendi aralarında birbirlerine karşı iyiliği emretme, kötülükten alıkoymalarıdır. Bu konuda da hükmün genel olması açıktır.

Bunun iki yolu vardır.

Birincisi, genel ve herkese yönelik çağrıdır “Bu ders gibi” dir. Bu şekilde ümmet içinde seçkin, hükümlerin gerekçelerini bilen, dinin hikmetini kavramış seçkin insanlar olacaktır. Bunlar şu ayette kendilerine işaret edilmiş olan kimselerdir.

 “İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taife, dini iyi öğrenmek için harekete geçmeli. Nitekim halklarına geri döndüklerinde onları uyarabilsinler.”

(Tevbe 9/122) 

Diğer yol özel cüzi davettir. Bu, fertlerin kendi aralarında olan hayra davet etme, iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama vazifesidir. Bunu yerine getirmede âlim ile cahil arasında fark yoktur.

Müslümanlar arasında ki nizaların/anlaşmazlıkların çözümünün Allah’a ve resulüne yani kitap ve sünnete başvurularak sağlanması ilkesinde vazgeçilmesinden, kalplerde saygının kalmamasından, artık dinin iradeler üzerinde bir etkisinin kalmayıp, herkesin heva ve heveslerinin peşine takılmasından sonra ortaya çıkan ve uzun zaman devam etmiş olan büyük bir ihmalin sonucudur.

Bütün bunların sonucunda o noktaya gelinmiştir ki, ne din, ne mürüvvet (iyilik yapmayı seven) ve ne de edep(incelik) kalmıştır. Söyler misiniz, böylesi insanlar güruhu ile davar ya da sığır sürüsü arasında ne fark vardır?!

Bundan sonrası şu ayeti yaşamaktan ibarettir

 “ Ey inananlar! Siz kendinize bakın; doğru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez.”

(Maide 5/105) 

Ama bu “iyiliği emretme, kötülüğü yasaklama vazifesi yapıldıktan” sonradır.

Resulullah as.  Şöyle buyurmuştur:   ” Eğer bir kavim içinde kötü ve çirkin işler işlenir, fesat çıkarılır ve diğer insanlar bunlara mani olmazlarsa, bu kötü ve çirkin işlere karşı çıkmazlarsa, mutlaka Allah Teâlâ onları topluca cezalandırır, onlar dua etseler de artık duaları kabul edilmez” 

Ebubekir’den nakledilmiştir. 

Bir yanlış anlayış da şudur ki:

Emri yapan, yasaktan da kaçınan kişi ancak o şeyi emredip, yasaklayabilir denilmiştir. Sözün özü şu ki, hayra dönük çağrıda bulunma, iyiliği emredip kötülüğü yasaklama vazifesi, her Müslümanın üzerine kesin bir farzdır. Ayet zahir haliyle buna delalet etmektedir. Akla ilk gelen anlam budur.

Aynı manayı ortaya koyan başka ayetler de vardır.

 “Birbirlerine yaptıkları fenalıklarına mani olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi!”

(Maide 5/79) 

Ayeti gibi. Çünkü insanlar hayra çağrı vazifesini terk eder ve birbirlerinin işlemiş oldukları kötülükleri karşısında ilgisiz kalır ve susarlarsa, o zaman ümmet olma özelliğini kaybederler. 

“Birisinin, denizin ortasın seyahat halinde olan bir gemide, aşağıda ki kendisine ait bölümü kırması gibidir.” Oradan su alırsa bütün gemidekiler bundan zarar görür. Kötülüklerin ümmet içinde yaygınlık kazanması, helak sebebidir. 

“Aranızda yalnız zalimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının”

(Enfal 8/25) 

 Bu görev insanlara farzı kifayet olan cenaze namazı gibi değildir. Yani başkalarına güvenerek bu görevi terk edemez. 

Öncü Ümmet Nüvesinin Taşıması Gereken Vasıflar

1. Davette bulundukları şeyi tam olarak biliyor olmaları

2. Davette bulunan kimselerin/muhatapların durumunun bilinmesi

3. Genel tarih ilminin ortaya çıkış yollarının bilinmesi (Akait, ahlak ve gidişat konusunda)

4. Ülkeler coğrafyasının bilinmesi

5. Psikolojinin bilinmesi

6. Ahlak ilminin bilinmesi

7. Sosyolojinin bilinmesi

8. Siyaset ilminin bilinmesi

9. Davette bulunulacak yabancı topluluklara ait dillerin bilinmesi

10. davette bulunulacak toplumlarda yürürlükte bulunan ilim ve fenlerin bilinmesi

11. Dinler ve mezhepler tarihinin bilinmesi dir. 

Menar (Reşit Rıza- M.Abduh) 

Şimdi İslam ülkelerinde ki duruma bakalım. Bu görevi ifa edecek kimseler fitneye sebebiyet verebilir. Nitekim ramazan da oruç yiyor diye sokaklarda insanları dövmeler olmuştur. Sakalı yok diye taciz edilen kimseler, Kıyafetinden dolayı aşağılanan ve hakarete uğrayanlar gibi…

Herkes bu işi yapmaya kalktığı zaman ortalık karışır. Dirlik düzenlik olmaz.

Bugün Işıt adı altında Kuran’dan uzak bir dini eğitimden geçirilmiş kimselerin hali maalesef çok içler acısıdır. İnsanların kendi elleriyle yazdıkları kitapları din edinmişlerdir.

Yollarda durdurulan insanlara dini inançları sorulduğunda Hristiyan’ım diyenleri serbest bırakan bu insanlar, ben Şii’yim veya sunniyim dedikleri için işkencelerle öldürülüyorlar. Ölende Allah’u Ekber diyor, öldüren de Allah’u Ekber diyor.

Cin şeytanı bile bunlar kadar olamaz. İnsanlar birbirlerinin kanlarını döküyor. Yurtlarından çıkartıyor. Dünya yeniden eskiyi aratacak modern kölelik sistemine dönmüş.

Emri bil maruf ve nehyi anil münker güçlü devlet olmakla da devletlerarası zulümleri durdurmada bir numaralı caydırıcı güç olur.

Toplumu cahil bırakılmış, sloganlarla düşünen, dinlemesini bilmeden karar veren aceleci ve cahil toplumların hali çok kötüdür.

Bu gün Afganistan da sokak ortasında öldürülen o Bayan Öğretmen’in sonunda suçsuz olduğu anlaşıldığında her şey olup bitmişti. Ölüyü diriltemezsiniz, Güya emri bil maruf nehyi anil münker yapılmış.

Mürtede bile ölüm cezası vermeyen İslam, molaların ellerinde ölüm makinesine dönmüş vaziyettedir. 

Burada Kaf suresinden bir ayeti okumanızı isterim

 “Biz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; şu halde, Benim kesin tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver.”

(Kaf 50/45) 

Bu ayette insanların dinlerini değiştirmeleri için bile zor kullanma yetkisi vermeyen Allah herkesin canının estiği şekilde kanun adamlığı yapması da olacak şey değildir.

Asr suresinde tavsiyeleşmeler de ulu orta herkesin içinde değil de bire bir medenice kalbini kırmadan yumuşak bir dille yapılmalıdır. 

Ona yumuşak ve tatlı bir sözle hitap edin; belki öğüt alır yahut ürperir.
(Taha 20/44) 

Bu gün bu görev yapılırken bir müessese şeklinde olmalıdır. Televizyonlar, okullar, radyolar ve görevli devlet memurları tarafından, toplumun genel ahlak ve kurallarına aykırı davranışlar düzeltilmeye çalışılmalıdır. Gerekirse belediyelere de bu şekilde görevlendirme yapılabilir. Yasal olarak yapılırsa arkasında devlet gücü olan bu kimseler, daha etkili şekilde yapabilir. Billboardlarda da insanları ikaz eden resimler ve yazılar olabilir.

Yazıyı paylaş